...

Gecesinde yağmur yağmış ve ertesi gününde yolların belirli çukur yerlerinde kurumaya terk edilmiş yağmur suları gibi yatağından kalkıp, pencereyi açmak için terliklerini giydi. İnce mor bir tişört, fıstık yeşili eşofman, yanıbaşındaki sandalyede uyanabilmek için alarmı kurulmuş bir telefon ve telefonun yanında da ince, metal bir saat.
Pencereyi açtıktan sonra gözlerinin ağrıdığını fark eden İclal, yüzünü yıkamak için lavaboya doğru, ahşap parkelerin gıcırtısıyla ve dün gece içip, yanıbaşına bıraktığını sonradan fark ettiği bir şişe birası ile yürüyordu evin içinde. Evin içi, çay bardağının tabağında söndürülmüş bir sürü sigarayla doluydu. Öyle ki külleri yerinden taşmış, koltuğa kadar dökülmüş ve gri bir iz bırakmıştı. Neydi İclal’i aylar sonra sigara içiren nedenler? Birayı hiç sevmezdi zaten. Tadı, ona göre mide bulandırıcı geliyordu.
Küçük fakat sevimli bir mutfağı vardı İclal’in. Bulaşık makinesi olmasına rağmen elleriyle yıkamayı sever, yoğun olduğu ya da yorgun olduğu vakitlerde de bulaşık makinesinin başında bekler ve kitap okurdu. Birayı, balkondaki çöp kutusuna atabilirdi. Ama kapıcı görür ve laf çıkar diye birayı önce gazetelerle daha sonra da poşetle kamufle edip, çöp tenekesinin yanına bıraktı.
Tuvalete doğru gidip, önce çişini yaptı. Çişini yaparken de uzun uzun düşündü. İki gündür yaşadığı duyguları karın ağrısı olarak hissetti. Çamaşır makinesinin üzerindeki tuvalet kağıdından bir parça alıp burnunu sildi. Sonra da ellerini ve yüzünü yıkayıp, salona geçti.
İclal, dün bir yandan kitap okurken diğer yandan da sigara içtiği an aklına geldi. Kitabını alıp, mutfağa doğru gitti. Mutfak balkonundaki kombiyi açarak evin kaloriferlerini çalıştırdı. Fakat kendi odasının penceresinin açık olduğunu da unuttu. Kitaptan rastgele bir sayfa çevirdi ve gözüne ilk çarpan cümleleri okumaya başladı:

Geçmişimi, bir kabuktan sıyrılırcasına ırmağın öbür yakasında bıraktım. Bellek kurutulmuş, havası alınmış; düş gücünün yarattığı, yaşamsız gölgeler, anı iskeletleriyle kaplı bir çöle dönüşmüş. Geleceği de bütünüyle aklımdan çıkarmak, şu ânın içinde, sonsuzluğu bile düşünmeden yitip gitmek istiyorum.

İclal gibi kadınlar, Kadıköy-Beşiktaş arasındaki yolculuğu dahi iple çeken, vapurda kitap okumaya bayılan ve inmek için de sırasını bekleyen; aslında günlük yaşantısında insanlarla bir arada iken uygulaması gereken bütün kuralları uygulayan ve yine suçlu bulunan, fakat suçsuzluğunu ifade edecek ya da kanıtlayacak gücü kalmamış, sallanan bir vapurda yere aniden düşen bir fincan salep gibi çaresiz ama yine de ayakta duran kadınlardan biriydi.
İclal’in bir takıntısı vardı. Vapurda karşısına veya yanına kim oturursa otursun, vapurdan inene kadar o kadının ya da adamın yüzüne bakamazdı. O kitap okurken yanındaki kadının da onunla beraber kitap okuduğunu veya müzik dinlerken karşısındaki adamın da onunla beraber denizin en derinindeki yosunlar misali, kendi gölgesine sığınmış, küçük bir çocuğun annesinin elini bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sımsıkı tuttuğunu varsayıyordu.
İclal, sokak müzisyenlerinin vapurda şarkı söylemelerinden pek hoşlanmazdı. Onlar nerede şarkı söylüyorsa uzak bir koltuğa geçer, kitabını okumaya devam ederdi. Bir arkadaşıyla, daha doğrusu hoşlandığı, sevmek isteyeceği ve yüzü sürekli gözünün önüne gelen bir adamla buluşacaktı. Kadıköy’de bir kafede, akşam 7 ila 7’yi biraz geçe sözleşmişlerdi. İclal, kendine yakın hissettiği veya flörtleştiği biriyle ilk buluşmalarında ya kırmızı kazağını ya da kırmızı, oduncu gömleğini giymeyi severdi böyle mevsimlerde. Vapurdan inmiş, saatini kontrol etmişti. Yavaş adım biraz yolda yürüyecek ve saat 7 gibi kafede olacaktı.
İclal, kafeden içeri girip, garsona selam verip daha sonra da merdivenlerden üst kata çıktı. Onlarca masadan sadece iki masa doluydu. Daha sonra kendine oturacak bir yer bulup, garsona da arkadaşının geleceğini söyleyip ama su istediğini de belirtip, telefonuyla ilgilenmeye başladı. Saate bakmamıştı ama muhtemelen 5-6 dakika geçmişti ve merdivenlerden yukarı üstünde deri ceketi, siyah kot pantolonu, yuvarlak, beyaz gözlüğü, sağa doğru fön çekilmiş saçları ve saçlarındaki beyazlarıyla bir adam belirmişti. Görür görmez tanımış ve birbirlerine gülümsemişlerdi.
Engin, İclal’i görür görmez sanki yıllardır hiç görmediği çocukluk arkadaşı gibi sıkı sıkı sarılmıştı. İclal ise bu duruma sessiz kalmış ve Engin’in parfümünü hissetmişti. Deri ceketle sarılmanın pek doğru olmadığını düşünen Engin ise, İclal’in ensesindeki ben’i fark etti. İlk anda tam o noktaya bir buse kondurmayı aklından geçirdi, fakat vazgeçti.
Engin, yorulmamış ve İclal’i görmüş olmanın verdiği sevinçle sohbete başladı:
-Naber?
-İyidir, senden naber?
-İyi ya n’olsun, dışarıda yağmur başlamış, ben de acele edip ben erken gelirim diye seviniyordum. Sen benden önce gelmişsin.
-Çok olmadı geleli, beş dakika filan olmuştur. Yalnız Engin benim karnım çok aç, bir şeyler söyleyelim.
-Tamam tamam, ben de işten çıkıp geldim, kahve molalarındaki sigarayla duruyorum.
Engin, garsondan menü istemiş ve daha sonra da sipariş vermişlerdi. İclal, mantarlı tavuk ve yanında da ilginçtir ki 50’lik bomonti söylemişti. Engin ise mantara alerjisi olduğu için şinitzel ve ortaya da patates tabağıyla 50’lik tuborg istedi.
-Eee, anlat İclal. Haberler sende, kitap çeviriyordun en son galiba, nasıl gidiyo’ çeviri?
-Haber ne arasın ayol bende, bütün gün evdeyim, arada bir yayınevine gidip geliyorum o kadar. Çeviri yapmıyorum ben artık, yayınevinin bi’ blog sitesi var. Önce kitapları okuyorum, sonra da blog’a kısaca bi’ şeyler karalıyorum.
-Vallahi ne güzel ya, ben ofiste sabahtan akşama kadar o toplantı, bu kampanya diye affedersin kıçımı yırtıyorum, sen de evinde kitap okuyup para kazanıyorsun.
İclal, telefonda ya da bilgisayarda konuştuğu Engin ile karşısında oturan Engin’i ve konuşma tarzını bir türlü aklında birleştiremiyordu. Sanki biraz da laubali geliyordu Engin’in söyledikleri. Hatta öyle ki söylediği suyu bir saniyeliğine kafasından aşağı boşaltmayı da düşünmüştü. Kendi kendine bi’ güldü.
-N’oldu, neye gülüyo’sun?
-Hiç, bizim kapıcı bugün bana BirGün getireceğine yanlışlıkla Bugün gazetesini getirmiş de, bi’ an o geldi aklıma, güldüm öyle.
-Gazete okumayalı herhalde rahat bi’ 3-5 sene oldu ya.
-Seni ancak gündemi Ekşi’den filan takip et, ne olup ne bitiyo’ okuma.
-Ya n’apayım, işten o kadarcık vakit bulabiliyorum.
İclal sadece tebessümle güldü. O esnada da garson geri geldi. Çatal-bıçak, tabağın altına koyulması için ince, dikdörtgen bir kağıt ve ketçap-mayonezi getirdi. İclal, ketçabı sevmezdi. Engin ise, ketçabı ekmeğe sıkıp yiyip, bitirebilecek kadar çok severdi.
-Ya yolda gelirken kimi gördüm tahmin et.
-Ne bileyim kimi gördüğünü, Tuğçe’yi filan mı?
-Çok şaşıracaksın.

Fakat İclal(2)
17:46

Fakat İclal(2)


"İnsan bin yıl bile yaşasa, yine de, kendine kattığı sevgiyi sürekli çoğaltabilir." demiş Eckehart.

Öyle geceler yaşıyoruz ki anlamlar silsilesi içinde kendimizi kaybedip buluyoruz. Ve bunu hiç usanmadan her gece yapıyoruz. Yataklardaki benliğimizi değiştirmiyor, ruhun üstüne bir ruh ya da bedenin altına bir beden sıkıştıramıyoruz. Yaşımız dolayısıyla da geçmişimiz dediğimiz, birkaç yıl öncesine isabet ettiği için, kolay anımsıyor ve unutmuyoruz. O yataklarda aynı şekilde uyuyor ve yine aynı hayalleri ya da ötesine geçerek insanları yanımızda tutuyoruz. Zira hayaller dışında yanımızda kalabilecek, soyut duygulardan yoksun olduğumuz vakit, arkasına bakmadan gitmeyecek, belki bir demlik çay demleyemeyecek, lâkin varlığını dört duvarın ötesine taşımamıza yardım edecek başka kimsemiz olmayacak.

Güneş'in doğuşuna şahit olduğumuz sabahları geride bıraktık. Yağmurdan kaçar olduk. Yağmurdan kaçan insan, sevdiğinden de kaçar mıydı? Bilmem.

Üsküdar'ın yokuş merdivenlerinden, Kadıköy'ün hep yalnızlık kokan sokaklarından, Beşiktaş'ın laçkalığından, Taksim'in şöhretinden daha İstanbul'a alışmadan, vazgeçmeye çalışır mı insan? Ve gittiği her yerde, dilinde hep aynı şarkı mı olur? Bu anların çelişkisi bağlıyor zaten İstanbul'a, kalabalığı, köprüleri, kuleleri değil.

Kötü günler yaşıyoruz. Ya da bunu daha da küçülterek; içimizden bazıları yaşıyor diyelim. Battaniyesi ile vücudunun her yanını sıkı sıkı örten, bir şekilde sıcak tutmaya çalışan ama insanların içinde narin kalmak zorunda bırakılan bir bedenin, kendi ruhuyla çeliştiği yıllarını sır gibi saklayıp, büyüdüğünü dahi anlamadan "Neredeyim ulan ben?!" sorusuyla, elmacık kemiğinin tam üstüne şiddetli bir tokat yemiş, ayakkabıları su almaya başlamış, vapurun üst katına çıkarken, rakıyı fazla kaçırmış gibi bir sağa bir sola savrulmayı mutluluk zanneden bir tutam insanız. Değil mi?

Vapurun ya da yolun nereye gittiğinin pek öneminin kalmadığı günler yaşıyoruz. Umarım İclâl altından kalkar bu ağırlığın.
gecenin karası.
16:07

gecenin karası.


Ölümü düşünmek veya bizlere kalan acılar, kaygılar ya da toplumun örtbas etmeye çalıştığı değerleri bir güvercinin yumurtasını koruması misali korumaya, ilerletmeye ya da bizlerin bazı zamanlar anımsadığı bu yitip gitmeye yüz tutmuş her bir değerin, insanın ardından bıraktığı kırıntıların peşinden gitmek, izlediğimiz bu yolda bazen çaresiz kalıp, ruhunu da yanına alıp hep hayalini kurduğumuz ya da ismini daha önce hiç duymadığımız bir şehre kendimizi atıp; yağmurun ya da o gri havanın kuşkusunda kendimizi boğduğumuz, kimi zaman bir kadeh şarap ile kimi zaman kıyıda kalmış, kapağı sararmış bir kitap ile bazen ise elimizi çenemizin altına koyup, perdenin arkasından gizlice dışarıyı izlemek gibi, hayata, insana dair geride kalan ne varsa, yatağın hep tam ortasına değil de köşesine oturup, ocakta unuttuğumuz ve kaynamasını beklediğimiz suyun iyice tükenmesi gibi; zamanla ve ölümle sınanıp duruyoruz.

İnsanın hayatını bir kitap, bir insan ya da bir mekân dahi değiştirebiliyor kimi zaman. Bazen bu üç nedenle ortaya çıkartacağımız bir imge ilişkisi ise, bizim aslında naif olan bedenimizin ve ruhumuzun birbiriyle iletişime geçmesini sağlıyor. Dolu olan ama bize her daim boş gelen odamızın, her gün yatmaktan ya da yazmaktan, boş zaman geçirmekten yana hiçbir şey yapmayıp, kendimizi geçtim; duvarın dilinden dahi anlamayan asalak bir toplum olduğumuz aşikâr.

Yatağımda hep bir yatak örtüsü kullanmayı sevdim. Yatak örtüsü ya da ismine ne diyorsanız; sanki gece boyunca gördüğümüz bir rüya, bedenimizin dinlendiği ve ruhumuzun harekete geçtiği, uykuya henüz başlamadan kurduğumuz hayalleri, korumak için o örtüyü kullandığımı biliyorum. İnsanın yatak çarşafının ne renk olduğunu, yorganın hangi desen ile göründüğünü, yastığın küçüklüğünü ya da genişliğinin ne kadar olduğunu benden başkasının görmesiyle, benim çırılçıplak İstiklal Caddesi'nde dolaşmam ile aynı gibi geliyordu. Yatak örtüsünü sevmek, hem acıyı korumak hem de yalnızca bana kalan tek yaşam alanı korumamla eşdeğer gibi. Önce gece uyumadan düzenli bir şekilde katlayıp, kenara koymak. Ardından da sabah uyanıp yataktan kalktığımızda, terlikleri de giyer giymez; o katlayıp kenara koyduğum yatak örtüsünü, yorganı da düzeltmem ile üstüne serip, ardından masanın üstündeki bardağı da bulaşık makinesine yerleştirip çıkmam ile kendimi rahat hissederim. Hayatımda yalnızca üç defa yatağımı toplamadan evden çıkmış ve o günün bitmesini bir an önce isteyerek, eve döner dönmez iki saat sonra tekrar uyuyacağımı bildiğim halde o yatağı tekrar düzenlerdim. Ve hâlâ pijamalarımı; sıcacık bırakıp, yataktan çıktığım o çarşafın tam ortasına yerleştirir idim. Sadece bir yatak, yorgan ve çarşaf üzerine aynı zamanda bir yatak örtüsünün belki de bir koruyucu çember olduğu yönündeki şu tezim, bazılarınıza gülünç, aptalca ya da düzenli veya korkutucu da gelebilir. Aslında pek de umurumda değil gibi. Ama bana kimse, yorganın altında kurduğu hayallerin bir benzerini, metrobüste ya da otobüste veya dolmuşta kurduğunu da söylememeli. İnanamam sadece.

Unutmadan, Pazar günleri yataktan çıktıktan sonra camı açıp, hâlâ yatağı havalandırmaya, biraz nefes almasına yardımcı olanlar, bu imgeleri kendine teslim etmesi, kendisi ve yarınları için geçerli bir sebep olamaz mı?

Belki...

(fotoğraf)
Yatak örtüsü
13:16

Yatak örtüsü


Demir ve paslanmış bir anahtarı çevirip, odamın kapısının kilidini açmakla başlıyordu benim kaygım. Olağan olmayı pek kendime yediremediğim, başucumda her daim beklemeyen bir bardak suyun, yanıbaşımdaki yatağın boşluğu ve kimsesizliğiyle her gece, ışıkları kapattığım anda başlayan kendimle konuşmalarım; dünyanın sadece yaşadığım evin sokağından ibaret olmadığını bilmekle, sanki sadece bu sokak bana kalmış gibi, esir ya da sokak lambasının çevresinde dönen sinek kadar yalnızlaşmış hissetmek miydi bana kalacak olan?

Eskiye dair bizi hatırlatacak ne kadar çok şey varsa hep bir kenara itip, yıllar geçtikten sonra keşke'li cümlelerin yerine, yarın'lı cümleleri kurmanın bir yolunu aramak, neden hep bize münhasır oldu? Telefon kulübeleri, çatısında daima yıkanmış ve kurumayı bekleyen çamaşırlar, gecenin 3'ünde korkmadan, yalnız başına gezen ve bir kap mama ya da bir kâse süt ile doyurulmuş ve asla çöpleri karıştırmayan kediler neredeler şimdi? Anacığının sandığında; ördüğü lifler, bir evin; her yerine yetebilecek kadar danteller, "misafir gelince" çıkaracağı ama aslında beklediği o misafirlerin hiç gelmediği yemek takımları ve havlular, üzerindeki renkli ve desenli peçeteler, onlar nerede? Her kötü bir olay olduğunda, el altından "Nereli bu?" diye 'sormayan' teyzeler şimdi nerdeler?

Bugün, hiç alışık olmadığım bir vakitte, öğlen 2 gibi kapı ziliyle uyandım. Camdan dışarıya, yukarıya doğru bakındım. Bir kadın, elinde bir tepsi ve içinde tabak tabak aşureler. Hızlıca üstümü giyip, kapıyı açtım. Uyandırdım evladım kusuruma bakma cümlesiyle karşılaştım, Olur mu öyle şey, iyi de oldu dedim. Aldım tabağı, gittim mutfağa. Dolaptan bir tabak çıkartıp ona döktüm tamamını. Annemden öğrenmiştim, çok az su ile çalkalayıp, âdet yerini bulsun diye besmele daha çektim. Tabağı da uzatırken Allah kabul etsin dahi dedim. Bursa'nın bu küçük, birbirini tanıyan, iki sokaklı mahallesinde herkes birbirini tanır ve bütün yollar âdetlere geldiğinde kusursuz işlerdi. Eskiden, Aleviler dağıtırdı, diğerleri yerdi. İki evle başlayan yolculuk, on beş eve çıkınca farklı kültürden olan insanlar; birbirlerinin kültürlerini aldılar ve değiştirmeyip ama paylaşıp bugünlere getirdiler. Tatlıyla pek aram olmasa dahi, bu sabahki şaşkınlığım ve aylar sonrasındaki mutluluğum da bu yüzdendi. Fakat bu yaz hiç görmedim geceleri kapılarının önünde minderlerini dizip, kare bisküvilerini, çaylarını ve zararsız dedikodularını, şikayetlerini dinleyen insanları. Yaşam, onlara çalışmayı dayattı. Çalıştıktan sonra da yorulmayı. Birinin oğlu asker, şanslı ya İstanbul'a düştü Isparta'dan. Diğerinin oğlunun sadece Salı günleri izni var; hepimizin yakından bildiği bir teknoloji şirketinde müdür. Mavi boyalı evde ise fabrikada çalışan, bir hafta gündüz bir hafta gece değişen vardiyası ile zamanın kendine ve ailesine kalacak kadar yaşayan işçi.

Beni her sabah dürten, sabahın 6.30'unda: "Aren, kalk da şu bahçeyi sulayalım." ya da "Sıcacık ekmek çıkmıştır fırından, bir koşu gidip alır mısın?" diye yatağımın başucuna konup beni öpen, ısıran annem de emekli olmasına rağmen çalışan, hayatın işten sonrasında kendisine kalan vakti kadar TV'ye ve o saçma sapan dizilere ayıran, o yorgunlukla koltuğuna uzanıp, bir bardak çayını yanında tatlısı ve tuzlusuyla geçiştiren kadından geriye sadece işte o bir bardak çay ve bir çift terlik bırakıyordu. Ve pazar günü. Yıllardır değişmeyen, tükenmeyen şey de o'ydu. Soğuk ya da sıcak bir pazar günü; tam zamanında pişirilmiş yumurtalı-dereotlu omleti, öğleden sonraki pazar pazarı, akşam ne yemek yiyeceğiz telaşı ve bir demlik çayıyla geçiştirilen pazar sevinci. Bu insanların yıllardır değişmeyen tek şeyi pazarları idi. Benden arta kalan ise, İstanbul'da filanca bir semtte yaşamaya çalışmanın verdiği tedirginlik ve bugün ne giyeceğimden çok, yarın ne göreceğim korkusunu hâlâ içimde barındırıyor olmaktı.

Vaktimin kaldığı kadar.

(görsel)
Vakit kalmadı
15:40

Vakit kalmadı


Gece ile gündüz arasına sıkışmış, artık gölgeleri göremediğimiz mevsimin içine sürüklenmiş, yağmurdan sonra ortaya çıkıp, çaresizce yem arayan kırlangıç misali; yaşamlarımızdan geriye kalmış daha doğrusu dökülmüş, kimi zaman bir demli çay kimi zaman ise insanlarla dolu bir durakta ümitsiz, hiçten yana ve yanıbaşımızdan geçen kedileri dahi farketmeksizin, bir elinde ince bir poşet ama ıslak, diğer elinde ise avucunun soğukluğunu yüzüne vurmak istercesine bir duruşla bekliyordu otobüsünü İclal.

--

Evine varmadan markete gidiyor ve evdeki soyut varlıkların eksikliklerinden çok ekmek ve çekirdek alıp, merdiven basamaklarını yavaşça çıkıyordu. İclal, uzun saçlı, yeni basılmış kitap gibi parlak bir yüzü, demli bir çay gibi de gözleri vardı. İçeriye adım atar atmaz montunu kapının arkasındaki askılığa asmak yerine, kanepeye fırlatmış ve mutfağa girip, bilmem kaçıncı defa suyun altını açıp, sandalyeye ilişiyordu. İclal severdi suyun kaynamasını. Beklerdi. Bu ve bunun gibi sıradan şeyleri, insanların "Su kaynayana kadar filanca bir şey yapayım." tezini boşa çıkartıyor ve beklemeye koyuluyordu. İclal'in yorgunluğunu sadece bu alıyordu.

İclal her sabah erken uyanır, pencereden dışarı bakarken kapıcının ona getireceği gazeteyi ve ekmeği beklemeyi seviyordu. Kapıcı apartmana girene kadar gözden kaybolmasını bekliyor ve teker teker daireleri gezmesini bekliyor ve kapısının tam üç defa vurulmasını, eğer beş saniye geçerse zilinin çalınmasını biliyor ve buna rağmen beklemeyi seviyordu. Beklediği zaman diliminde ne mutfağa gider ne de kanepeden kalkardı. Seviyordu bir sonu olan beklemeleri. Arada bir süthaneye gidip, yoğurt ya da ezine peynirini alırken bile imtinayla peyniri beş liralık olacak şekilde dilime ayıran, beyaz önlüklü, ince çerçeveli gözlüklü, ak bıyıklı Hüseyin Bey'i izliyordu. Her gittiğinde torununu ve okulunu soruyor ardından iyi akşamlar dileyerek oradan ayrılıyordu.

--

İclal'in midesi kazınmış, buzdolabına yönelmiş ve üç domates, biraz sivri biberi çıkartıp, balkon kapısını da sonuna kadar açıp, radyosunun sesini biraz azaltıp menemen yapmaya başlayacaktı. Parlak mermeri olan tezgahının hemen altından tenceresini çıkartıp, biraz yağ koyup kızarmasını bekleyecekti. Beklemeyi sevdiği için önceden domateslerini üçgen dilimlere ayırmış, biberlerini ufak tanelere ayırmıştı. Soğan kullanmayı pek sevmiyordu İclal. Ama nefes aldığı şehirdeki adamın varlığını hissettiği her dakika, kızarmış yağ gibi sinirleniyor ve ister istemez gözleri doluyordu. İclal, kendini kandırarak gözyaşlarına soğanı alet ediyor ve onlarca soğanı birkaç dakika içinde parçalara ayırıyordu. Soğan çorbası öğrenmişti annesinden ama sevdiği için değil; ağlamak için. Çorbayı her yaptığında, sevdiğini bildiği kapıcıya da bir tencere dolusu ikram ediyordu. İnsan, aynı zamanda başka bir adam için gözyaşı dökerken aynı zamanda başka bir adamı sevdiği bir yemek üzerinden sevindirebiliyordu. Kapıcı Sabri Bey, hanımı Ferhan Hanım ve dört çocukları da İclal'i seviyorlardı. İclal, üniversiteye gitmediği zamanlarda Sabri Bey'in en küçük çocuğu Ali'ye matematik öğretiyordu. En büyük çocuğu olan Füsun'a ise kitaplar alıyor, okuduğundan emin olmak için ise bazı akşamlar kitap hakkında konuşmak için minik akşam çayı toplantıları düzenliyordu. Füsun, 17 yaşında olmasına rağmen Nazım Hikmet şiirlerini seviyordu. Utanarak İclal'e sevişmenin nasıl bir şey olduğunu Cemal Süreya okuduktan sonra kendisi hayal edecekti. Okuduğu lisede onun maviş gözlerine hayran kalıp, peşinden koşan çok fazla erkek olmasına rağmen, her erkekten babasından kaçtığı gibi kaçıyor bazen de yine babasının onlara sunduğu hayattan nefret eder gibi, kızgın ve küçümseyen bakışlarla korkutuyordu.

---

(fotoğraf)

Fakat İclal(1)
17:01

Fakat İclal(1)