içimden geçenler içimden geçip gidiyor uzun zamandır, ama bir sebebi var
zor günler yaşıyorum.
belki aynı anlama gelen farklı bir cümle de kurabilirdim, ama sonuç değişmiyor, her seferinde aynı cümleyi kurarak özetliyorum işte:
zor günler yaşıyorum. nasıl zor günler açıklamak gerekirse anlatmaya halimin kalmadığı kadar..
aslında önemli olan yaşadığımın "zor günler" olması değil, sonu umutsuzca biten her deneyimde hepimizin yaşadığı o kendi görmek istemediğimiz kötü yanlarımızı görüşümüz, kendi çatışmalarımızla nasıl başa çıkamadığımızı farkedişimiz, kullandığımız savunma mekanizmalarının nasıl çöktüğünü, nasıl da ilkel, nasıl yardıma muhtaç, belki de içten bir dost omzuna ne kadar da ihtiyaç duyduğumuzu anlayışımız.
bir dahaki sefere böyle olmaz diye geçiştirip bir daha ki onlarca sefer de değişmediğimi üzülürek farkeden belli ki ben değilimdir sadece. sanki zorla biraraya getirilmiş puzzle'dan bir çerçeveymişcesine, olmayacak sorunlara gereğinden fazla önem verip, taşlarımı yerinden oynatacak en küçük sarsıntıda çöküyor hayata olan bağlılığım. geri dönülmez, sert, olağanüstü kararlar alıyorum; en fazla ertesi gün devam ettirebildiğim.
mutluluk pamuk ipliğine bağlıymış gibi geliyor bazen. mutlu olabildiğim zamanlarda durmadan gülen yüzüm, sanki bu kısa sürebilecek zaman dilimini sonuna kadar kullanabilme isteğimden.
üzülerek farkediyorum ki sen; hakettiğinden çok daha fazlasını oluşturuyorsun hayatımın, haberin bile olmadan üstelik. demek ki diyorum hayatım boyunca okuduğum tüm kitaplarlarla, dinlediğim her şarkıyla, izlediğim eleştirdiğim her filmle sana hazırlanmışım ben, tüm deneyimlerimle bir gün karşına çıktığımda tüm biriktirdiklerimi beraber paylaşalım diye.
fakat unuttuğum birşey vardı, o da:
senin öyle bir düşüncenin olmaması..
sonra arkadan bir ses geliyor. öylesine güzel, öylesine ihtişamlı.
hani demiş ya flört, u-mutluyuz,..
zor günler..
15:56

zor günler..



kendinize bir sınır koyma zamanı gelmiştir, çekip gitmeler cumhuriyetinde bekleyenleriniz vardır belki. önce bir sürü eğer düzenlersiniz aklınızın bavulunda, sonra matematik hocanız gelir; -eksileri artıları iyice hesapladın mı- diye sorar gibi bakar size. ardından edebiyat hocanız dikiliverir karşınızda -mefail ün müydü me fail ün mü- diye sorar; faili meçhul dersiniz ve sıfırınızı da eklersiniz valizinize, ardından coğrafya hocası dikilir karşınıza - gittiğin coğrafyaya yakışacak mısın, toroslar çok sıralı gelmesin sana- cevaplayamazsınız sadece gittiğinizin yerin adını yazdınız diye bir de 2 eklersiniz valizine. uzun eşşek oynayalım mı diye zıpırca gülümser arkadaşlarınız - tek misin çift mi- siz de cevap olarak bir de yastık alırsınız yanınıza. tarih hocasına geldi sıra - söyle bakalım ülkemizi paylaştıklarında çekip gittiğin yeri hangi soysuzlar istiyordu- onu bilmem ben sadece giderim dersiniz, tarihe yazılacak sözler söylemediniz ancak cevap verdiniz; cevabınız 5 puan değerinde. tarihi birazcık kurtardınız. felsefe hocasında şimdi sıra, rendekardan evrilmiş eğreti laflar;
-düşünüyorsun neden yoksun o halde, sen gittiğinde burada kalanlar var olmaya devam edecek mi, yani sen yoksan hiçbiri olmayacak mı?--düşünmeye devam ediyorum ama yokum-- ben düşündüğüm sürece onlar hep var, kalan 1 giden0 - diyeceksiniz. cevabınızdan etkilenen felsefe hocası kanaat notuna 10 ile kayda alacak adınızı. bilgisayar öğretmeni dikilecek karşınıza - hata 404 ne demek- der. -aradığınız sayfa bulunamadı hocam- dersiniz; işte şimdi bilgisayar mantığıyla 11' i hackettiniz.

fizik ve kimyadan zaten hiç çakmazdınız, yine de sorarlar size - şimdi biz birbirine bağlı ama birbirinden ayrı parçacıklar mıyız?, giderken çözünürlüğümüz artar mı? sahi hocam şeker suda erimezmiş, sadece gözle görülemeyecek kadar mikro parçalara ayrılırmış, öğrendiğimiz iyi oldu. soru soracak tek kişi kalır geriye kendiniz; gitmek mi zor kalmak mı? ya amigdalanız ne tepki verecek bu gidişe, bari onu da arkanızda bırakın giderse zaten hiç sizin olmamıştır. arkanızdan sallanacak elleri hesaba katmayın hiç, size gitme demeyecekler, size kal demeyecekler. rest çekeceksiniz blöfünü gördüm diyecekler ancak kartları açtığınızda görecekler floş royali. kendinize ait ne varsa hackedilmiş, geri alacaksınız bir bir, zoraki bir gülümsemeyle oysa onlarda kalsın istiyordunuz.ingilizce hocası görünecek uzaklardan yine o içgıcıklayıcı soruyu soracak "ver ar yu fırom" - ay em fırom anyver- diyecek ve kalıplara meydan okuyacaksınız çocuk ingilizcesiyle, diyebilecekseniz amenna, bal gibi biliyorsunuz nereli olduğunuzu yine de 12'yi hackettiniz. ve gerisi bildik şeyler işte , bir gidiş için gereken nedir? bir bilet ve bir valiz, bir kamyon dolusu az kullanılmış eşya ve hesap kesimleri. 21 kez düşünecek 1 kerede halledeceksiniz bu işi, yoksa kartları iyi saymadınız mı?

herşeyi yanınıza aldınız. durun aslında yanınıza aldıklarınız herşeyiniz değildi, herşeyinizi bırakmaya hazır mısınız? nasıl çekip gitmiş bir şaman? siz koşmuyorken de sonsuz bir at olabilir misiniz? gerçek herşeyin üstünde miydi? öyleyse onu da ardınızda bırakacaksınız. hırkalarınızı çatışmada bıraktınız ve koca bir şehrin kursağında haram bir lokma gibi oturmaktansa gitmeyi tercih ettiniz. bütün sınavlardan aa almadınız ama sorulara verebildiğiniz kadar cevap verdiniz. gücünüz yettiğince. çan eğrisi kimin umrunda.

yine de çekip gideceksiniz eğer her -gitmenin bitmek olmadığını da biliyor- olmalısınız, yani şehir değiştirmek değiştirecek mi sizi, yalnız kalmanıza bahaneler üreteceksiniz hepsi bu. bunu da kabullendiyseniz çağırın bir korsan taksi, çünkü bir daha hep sarı taksilere binmek zorunda kalabilirsiniz. ne yani onların ki de emek değil mi? hem valizlerinizi daha içten taşır onlar, inanmazsınız ama arkanızdan el bile sallarlar, her şeyi bırakıp gidecekseniz biraz da illegal bir gidiş olmayacak mı zaten?

eh artık yolun başına geldiniz evet evet sonuna değil başına, geldiğiniz yere dönüyorsunuz, ikinci tura geçiyorsunuz ve tur bindiriyor canınızı son kez yakmak isteyen birileri, tüm maskelerinizi unutmadınız inşallah, gittikten sonra orjinallerini bulmak epey zaman alırdı çünkü. güneşin ilk ışıklarıyla artık bu şehrin sabahında olmayacaksınız. iyice vedalaştınız mı, denizin tuzunu fazla kaçırmadınız umarım. giderken ağlayacaksanız açın işte gidiyorumu. mendile gerek yok içinizdeki hüznü silemedikten sonra. bayram harçlığını az önce kaybetmiş mahsun çocuk gibi bakmayın öyle, ilk giden siz değilsiniz ya? lodosta karaköy iskelesi batacak değil siz gittiniz diye, batsa bile yenisini yaparlar göremediğinizle kalırsınız.

haydi "iyi yolculuklar" deyin kendinize... gitmenizi istemediği halde kal demeyenler için bir şişe su dökün arkanızdan ve sırf kendilerini yenemediler diye. bırakıp gittiğiniz herşey için bir fatiha okuyun, ateist bile olsanız okuyun çünkü kalan ruhunuzun hackkıdır hem fonetiği güzel...güzeldir herşeyi bırakıp çekip gitmek, bazı güzelliklere dayanmaz yürek, yüreksizliğe de hazır mısınız? korkaklıktan bahsetmiyorum artık sizin göğsünüzde saklayamadığınız öksürüklerinize, içinize gömdüğünüz hıçkırıklarınıza eyvallah demeyecek olan yüreğin vicdani reddinden söz ediyorum . aman yüreğinize iyi bakın giderken, hala zamana eş işliyor mu? gittikten sonra spontane bir yaşama savrulmaya hazır mı? son kontrollerini yapın, hem neyi çekip gideceksiniz giderken? siz en iyisi perdeyi de çekin giderken. prestijiniz sağlam olsun...

sahi herşeyi mi bırakıp gidiyorsunuz, yoksa her şeyi mi?

gittiğim yer(ler)e kendimi de götürdükten sonra gideceğim yerin bir önemi var mı?
14:33

gittiğim yer(ler)e kendimi de götürdükten sonra gideceğim yerin bir önemi var mı?



kafam karışıyor a oğul,
ne marx'ın kanlısı var
ne de lenin'in beşik kertmesi, 
oturup bir pınar başına hiç türkü yaktı mı brecht
ya da filistin askısında 
kelime-i şehadet getirtildi zorla che guevara!
lorca, hiç düşündümü başlık parasını, 
mayakowski'nin en yakın arkadaşı 
ezildi mi panzerlerle taksim meydanı'nda...
ve tuz, ekmek ve şeker
hiç bu kadar ışıldadı mı herhangi bir toprak parçasında
herhangi bir çocuğun avuçlarında
denizden yeni çıkartılmış yakamozlar gibi
türkiye'de olduğu kadar.

küçük iskender..
küçük iskender - dicle ile fırat
11:30

küçük iskender - dicle ile fırat


biz hiç tanımadan bile çok rahat bir şekilde insanlar hakkında konuşurken, sus artık, bana ve onların hayatlarına ahkam kesme diye seslenen bir şaheser. oysa insan zaaflarına yeniliyor ve birşeyler söylemek istiyor. o kadar derin ki; herkes baktığı yerde bambaşka birşeyi görüyor. raif bey,bana a hunchback boy tablosunu çağrıştırıyor. kambur u anımsatan bir adam; o derece ürkek, o derece güvensiz ama bazılarına nasıl da sevilesi gözlerle bakan ve bazılarının ona bakarken içi giden bir kambur. 

raif bey, yirmi dört sene boyunca dantel gibi işlenmiş bir yalnızlığı taşıyor ve sonrasında kısa bir ara, sonra tekrar başlıyor yalnızlığa. bir insana ihtiyaç duymamış, bunun anlamını yaşayarak öğrenmiş. hayatında kimseyi aramıyor iken, biri olsun diye asla uğraşmıyor ama onu buluyor. yaşadığı, hayal ettiği tüm güzellikleri onda yaşatıyor. bu ne hastalıklı bir aşktır, ne de platonik. 
mazisi ağır çeken bir adamın iticiliğinden uzak, masum bir ilk aşk yaşayan adamın derinliğinde gider gelir bu aşk. diğer insanların sesleri yalnızca gürültüdür çünkü onun sesi her şeye yeter. tıpki tek bir yıldızın yokluğunun, bir kervanı tepetaklak etmesi gibi.

crash filminin yönetmeni de bir konuşmasında; çarpışıp duruyoruz, birbirimize dokunmaktan bu kadar çok korktuğumuz için demişti. bu kitapta yıllarca önce dile getirilmiş bu gerçek. savaşın seslerinin duyulduğu bir zamanda, tüm griliğe inat kırmızı bir cümledir raif ve maria. onları eleştirmek gibi övmek de, yaşadıklarını anlamdırmaya çalışmak da bir zavallılık gibi geliyor insana. bir sayfada biri diğerine şöyle sesleniyor:

"şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! bu eksik sana değil, bana ait...bende inanmak noksanmış...beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum..bunu şimdi anlıyorum.demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar...ama şimdi inanıyorum...sen beni inandırdın...seni seviyorum..." diyor.

diğeri ise yıllar sonra:
"bir insan bir insana herhalde yeterdi" diyor... yetip yetmeyeceğini hiç düşünmemiş bile. diğerleri o kadar önemsiz ki. oysa biz ne öğrenmiştik: bu çağda asla tek kişi yetmez! hiçkimse de yetecek kadar etmiyor zaten. 
üstünde yazdıkça insanın battığı bir kitap bu. ..ve okurken, böyle değerli bir yazarı nasıl bir yazgıyla harcadığımızı düşündükçe çok acı duyuyor insan..
kürk mantolu madonna
15:34

kürk mantolu madonna



bazen öylesine sıkılıyorum hayattan...yıllarca ölümden korkan insanların, "amaaaan ölsem de kurtulsam" cesaretini nasıl ve nereden aldıklarını anlarcasına...bir rahatlama, bir huzur giysisi geçirebiliyor insan kimi zaman çekinerek, kimi zaman korku dolu tasavvur ettiği ölüme; yaşamaktansa..

sonra bir de nazım'a bakıyorum..bir benim halime, bir de onunkine..
çok bencil, bir o kadar burnu büyük, ve pek de küstahça geliyor tavrım..

zira "o içeri düştüğünden beri güneşin etrafında 10 kere dönmüştü dünya ve hane halkı bilmediği bir sokakta, görmediği bir evde oturuyordu" mesela...*. 
halbuki benim sevdiklerim hep etrafımda..bahsedilebilecek tek şey hiç görmediğim, tanımadığım bir kadını sevmem sadece yıllardır...
o ise "duvarın arkasındaki" dışarıyla ile yaşamaya çalışıyorsa hala - kavgası ve rüzgarıyla , bana ne oluyor ki acaba ??

veya benimkiyle kıyas kabul etmeyecek ağır sıklet "acı hayat" kalibrasyonu ile belki de milyonlarca sene sonra yok olacak dünyanın, yani "evinin" acısını çekebiliyorsa şimdiden, bunun mahzunluğunu duyabiliyorsa ve "öylesine sevebiliyorsa bu dünyayı" , bana ne oluyor ki ???

yaşamayı ciddiye alamıyor muyum, neyim ? 
insan büyüyünce hayalleri küçülüyor gerçekten ve batıyor hayallerin kırıkları sağına, soluna ve hatta kıçına..
belki de ondan bu bezginlik, bıkkınlık..

kronik kıymet bilmezlik hastalığı da var tabi serde..nazım olabilmek gerekiyor bazı şeylerin farkındalığı için..

"yaşadım" diyebilmek için..

okuyorum bir kez daha..ve dinliyorum genco'nun* sesinden..

ve anlıyorum ki gayrısı, mesela benim hayata dair bezginliğim, yıllardır tanımadığım bir kadını sevmem; lâf-ü güzaf.
nazım olabilmek. / yaşamaya dair..
14:52

nazım olabilmek. / yaşamaya dair..


garip bir durum.

hayır yanlış anlamayın, garip olan görmeden aşık olmak değil buna inanmamak.

usta, aşk dediğin zaten başlı başına mantıksız, inanılmaz bir olay. 

bak tarihe, bu aşk denen ipnelik yüzünden biri dağları delmiş, biri çöllere düşmüş, savaşlar başlamış, krallar tahtından olmuş.

yada siktir et tarihi, dön bak kendine. kaç kere aşık oldun, kaç kere hayatta yapmam dediğin şeyleri aşk yüzünden yaptın, dünyadaki milyarlarca insandan biri sadece sen aşık olduğun için dünyanın en güzel, en vazgeçilmez insanı oldu?

ya da aranızda babasının cenazesinde bile dökmediği göz yaşlarını aşk acısı yüzünden döken yok mu?

ya da dünyanın en boktan şarkısı sırf senin aşkınla ilgili anılar taşıdığı için cennetin fon müziği olmadı mı?

yani diyorum ki cancağızım, aşk diye insanın bildiklerinin, mantığının çok ötesinde bir şeyin varlığını kabul edeceğiz ama bunun görmeden olacağına inanmayacağız öyle mi?

söz konusu aşk ise görmeden de aşk 

olamaz mı?

olabilir.

görmeden aşık olmak..
06:08

görmeden aşık olmak..



bazen bir şarkı duyarsın, içinde kendini bulursun. gözlerinin daldığını hissedersin saatler sonra, sonra düşünürsün , 6. zaman kipine hapsolmuş vakitler gelir aklına. insanlar gelir gözlerinin önüne. bir de bakmışsın ki hepsinin yüzü birbirine karışmış. korkarsın şerrinden zamanın.

sonra özlersin, özlersin ve özlersin. insanları değil ama ; onların hissettirdikleri duyguları özlersin. gözlerin dolsa bir ağlasan rahatlarsın belki ama onu da yapamazsın.

sonra gözlerin yine uzaklara dalar. bir gün anlarsın ki, gözleri uzakta olan birinin hikayesi yakınlarda olmaz.

sonra bir gün gitmek istersin.

bazen istemezsin, sadece uzak'ları düşlersin , o kadar.
bazen tam gidecekken vazgeçersin.
bazen çok yorulursun, koşmaktan değil ama susmaktan.
bazen söylediklerin yakar canını, pişman olursun ; bazen de söyleyemediklerin.
bazen her şeyden vazgeçersin, kendinden bile.
bazen vazgeçmek bile gelmez aklına.
bazen iç'te fırtınalar kopar, tozu dumana katar.
bazen de yaprak bile kıpırdamaz.
bazen haksız olmayı dilersin, haklı çıkar üzülürsün.
bazen de tersi olur haksız çıktığın için üzülürsün.


bazen üşürsün, omuzlarına yünlü bir şarkı alırsın. sonra daha çok üşürsün.
bazen buz tutar iç'in dış'arıdan ağustos böceklerinin sesi gelir oysa ki.
bazen seversin.
bazen her şey yerli yerindedir ama sen sevmeyi unutursun.
bazen acı çekersin, sonra zamanla acı'yı sevmeyi öğrenirsin.
bazen birini kırarsın, sonra bir gün kırdığın kadar kırılınca hatanı anlarsın.
bazen avuçlarının arasında güzel kelimeler taşırsın, sonra layık birini bulamayınca kıyar çöpe atarsın.
bazen öyle bir an gelir ki herkesi anlarsın.
bazen de bir tek kendini anlayamazsın.


bazen bir otobüs durağında saatlerce otursun, yanına tanımadığın biri gelip oturur. sanki kırk yıllık tanıdığın gibi hissedersin.
bazen de en yakının bir yabancı gibi olur, incinirsin.
bazen bir telefon uzağındadır mutluluk, bazen de çok geçtir her şey için.
bazen her şeyden ve herkesten soğursun nedensiz, 
bazen de onca nedene rağmen uzaklaşamazsın.


bazen aynanın karşısına geçersin, konuşmaz sadece bakarsın.
bazen aynaya bile bakamazsın.
bazen etrafındakiler hissizliğinden ötürü sana kızar.
bazen her şeyi anlatmak istersin, sonra takatin kalmaz vazgeçersin. sonra bir sezen şarkısı ...

bazen çok sıkılırsın, bazen de birini çok sıkarsın.
bazen pişman olup vazgeçersin; bazen de pişmanlığınla kalakalırsın.

bazen kaçıp gidersin, bir gün geri dönersin..
bazen de dönemezsin.
bazen yüreğinle yanarsın.
bazen de sadece kelimelerin ile.
------------------------------------------------------

bazen o lanet gururuna küfredersin,
bazen de gurursuz, çirkef insanları görüp haline şükredersin.


------------------------------------------------------


bazen de bütün sevdiğin şarkıları ve kitaplarını bir bavula toplayıp çekip gitmek istersin. sonra bir şarkı çalar ,sezen diyor ya :

'ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem 
unutmam acı tatlı ne varsa hazinemdir 
acının insana kattığı değeri bilirim küsemem 
acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir '


ve bazen ne teoman anlar seni ne de feridun. sen de kendi şarkını yazarsın. 

ve bazen her şeyi içine atarsın da kendini atacak bir yer bulamazsın.

bazen..
12:38

bazen..



dert ortağın, tek sırdaşın, gereksiz hatırlatmalara ihtiyaç duymadan randevusuz buluşma yerinde olan, gitmesen de darılmayan, asla terketmeyen, herkes gittiğinde, sırtını döndüğünde istisnasız yanında olan, eşsiz dosttur, gerçek yoldaştır... alıştıkça ona daha bir çekilmez olur samimiyetsiz kalabalıklar, her ne kadar insanlar tarafından yanında birilerinin olması durumunda geçersiz sayılsa da aslında hiçbir zaman terketmez seni, bırakılmazındır anlaşılamasa da. 

kişinin, anlamaktan aciz insanların doluştuğu dünyadan hızla kaçışıdır kendi benliğine. içinin dolup taştığı, tüm cesaretini toplayıp kendinle yüzleşmenin vakti geldiğinde, çıkar karşınıza ansızın. o anda gerçek sevgiliye kavuşma mutluluğu ile sarılırsın sevdiceğine bırakılma şüphesi olmadan, yitip gidenleri unutarak, haketmeyenlere adadığın yaşamını gerçek sahibine teslim ederek...

sorgulayıp, yaftalayanların, dışlayıp ötekileştirenlerin, beğenmeyip dudak bükenlerin, haddinden fazla değer bulan ucuz hayatların, bir hiç olduğunun bile farkında olmayanların dünyasından, insanı çekip alır ve olduğun gibi kabul eder seni yalnızlığın; yargılamaksızın.... 

hüzün vardır onunla ama yelken açarsın yalnızlığınla mavi sulara tek başına. her seferinde zor gelse de zamanla alışırsın parçan olur, yüzleşirsin tüm korkularınla, işte gerçek cesarettir herşeyi göze alarak ömrünün sonuna kadar yaşamaya mahkum etmek kendini yalnızlığınla, korkaklıklarından bu durum bünyelerine fazlasıyla ağır geldiğinden, gerçekle yüzleşememelerinden, yalnızlıktan hoşlanmadıklarından size öyle olmadığını, yanlış yaptığınızı söyleyenlere rağmen... 

ve her yalnızlıkta aşk vardır, her aşkta yalnızlık olduğu gibi. bir zaman sonra farkında olmadan, aşkla bağlanırsın yalnızlığa zaten dünyadaki bütün umutsuz aşkların da acımadan yalnızlığa mahkum etmişken seni, celladına aşık olan kurban misali, suçluyu da oynarsın kendi yalnızlığında, unutulan masumiyetinin üzüntüsüyle... her unutulmanın ve terkedilişin ardından söylenirsin kendi kendine "yalnızlığım, bir daha asla unutmayacağım seni" dersin ama yine de unutursun gerçek dostunu, o seni hiç unutmasa da.

ne yalnızlık terkeder seni ne de aşk, öyleki her aşkta müsait ilk yerde yalnızlığınla buluşurken, her yalnızlık da seni aşka götürecek ilk gönüllüdür her zaman. "ama biz..." diye başlayıp senin sevgine bir gram bile inancı olmayan, "yapamayız, olmaz" diye devam eden dünyanın en kısır, sahibinin bile sebeplerini açıklamaktan aciz cümlelerine maruz kalmaktansa, hayatım boyunca sadık yalnızlığıma mahkum olarak yaşamayı yeğlerim. ne o terkeder beni ne de ben onu. illa aşk da gerekirse, kendi yalnızlığıma aşkla bağlanırım diğerinde ağır hasarlı hayata devam etmektense...


bizi yalnız bırakmayan tek şey..
13:12

bizi yalnız bırakmayan tek şey..



kalabalık içinde yalnız yaşamak, kalabalık içinde geçip beraber bir köşeye kaçmak,
işte asıl zevk budur. insan kalpleri, birbirine bağlılığın ne demek olduğunu o zaman anlar. ben seni ne kadar sevdiğimi başka kadınları gördüğüm zaman anlıyorum.
mehmet rauf - eylül
14:45

mehmet rauf - eylül


insanlar kardeşim olduğu sürece dünyevi mutluluklar tasarladım; bu tasarılar bir bütüne bağlı olduklarına göre, herkes mutlu oldukça mutlu olabilirdim; ancak aradıklarını gördüğümden beri bana özel bir mutluluk fikri kalbime işlemiştir. işte o zaman onlardan nefret etmemek için, onlardan kaçmak gerekti ve hepimizin ortak annesine sığınarak, kollarının arasında çocuklarının darbelerinden korunmaya çalıştım; yapayalnız bir insan veya onların deyişiyle insanlardan kaçan, insan düşmanı biri oldum. çünkü en korkunç yalnızlık, bana ihanet ve kinle beslenen toplumsal yaşamdan daha tercih edilir göründü.
jean-jacques rousseau - yalnız adamın hayalleri
14:41

jean-jacques rousseau - yalnız adamın hayalleri


bazen de saygıdeğer abilerim , ablalarım , dünyası yerle bir olur insanın. hayat , fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. en akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını , en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. aslında hiçbir konuda fikriniz bulunmadığını , aslında hiçkimseye karşı birşey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. hep gözünüzün önünde durduğu hâlde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
tanrı , içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. evrenin içine gezegenleri , gezegenlerin içine dünyayı , dünyanın içine hayatı , hayatın içine insanı yerleştirir. ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. işte insan denen tuhaf hayvanın , varlıkların en yücesi ve anlamsızı kılınışının hikâyesi. evrenin orasını burasını felsefeyle , sanatla , aşkla , hatta ironik bir biçimde tanrı'yla bezerken , ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutmaması gerekmektedir : hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.
sevdiğiniz birinin ölümü , örneğin , yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. üstelik siz , ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırken , içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil , beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indrecek kadar düşünceli davranması olabilir. nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda dans eden tozlar dört bir yana dağılır. onların huzurunu kaçırmak sizi öyle üzer ki , içiniz feci bi dışlanmışlık duygusuyla dolar. birden gözlerinize yaşlar hücum eder. bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. iki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz , yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. usulca oynatırsınız parmağınızı. hâlâ oradadır. derken diğerleri ona katılırlar. yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür.
bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa , bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. hangisi olduğuna siz karar vereceksiniz.

oğullar ve rencide ruhlar - alper canıgüz
14:36

oğullar ve rencide ruhlar - alper canıgüz



hayattan yoruldugunda hayatı bir nebze daha kavramış olur insan. öyle yorulmuştur, öyle bitkindir ki, zaman durur adeta ve kişi hayatı, hayatını seyretmeye başlar. görünüşte her şey aynıdır, günlük rutinler, ilişkiler, gece özgür olana dek yapılan her şey yapılır yine. ama içi boşalmıştır kişinin. ne bir üzüntü, ne bir sevinç. koskocaman kapkara bir oyuk vardır içeride, dipsiz bir kuyu.. her gün envayi çeşidine girilip çıkılan duygular tatildedir hayattan yorulunduğunda.

durur, ve bakar kişi. kendini sorgular biraz, biraz acır kendine. küçük mutlulukları nerede kaybettigini merak eder, kanaatkarlıgının nereye gittigini anımsamaya ugraşır. insanı insan yapan, daha dogrusu hayatı yaşanmaya deger kılan bu duygular uzun zamandır yoktur kısacası. geriye bi memnuniyetsizlik, bi asabiyeti, bi hırs, bi aksilik kalmıştır. bazen kendisine cidden deger veren kişilerden yakıcı eleştiriler duyar. etrafına yaydıgı negatif elektrik burada işe yarar işte, insanlar düşündüklerini o sinirle bir çırpıda söyleyiverirler. "kendinden nefret ede ede başkalarını sevmeye fırsat bulamıyosun!" derler mesela..

şimdi ne yapacaktır, ne yapmalıdır bilemez kişi. ağlasa boşadır, gülse aptalcadır, konuşsa saçmadır.. hoş, dinleyeni de olmayacaktır bu saatten sonra. öyle çok irdelenmiş, öyle çok tavsiyelere maruz kalmıştır ki hayatı. burnunun dikine gidişi en sonunda vermiştir kişiye özlediği yalnızlığı. evet, yalnızdır. ve evet, mutlak yalnızlıktır bu.

kim bilir ne kadar sürecektir bu boşluk, bu umutsuzluk. kim bilir ne zaman "bi dakika bu benim hayatım" diyecek gücü bulur kendine insan.. yorgundur da zaten. ölesiye yorulmuştur. kendinden bıkıp usanmıştır. devrimlerinin koflugu, kendine saygısızlıgı, çizdiği profilin agırlıgı artık içinden çıkılamaz bir hal almıştır.

bir bakıma kendi hayatını zindana çevirip içinde oturmaktır bu. 

bi yerlerde bir umut vardır, hep vardır. yapılacak bir şeyler vardır, her zaman olmuştur da zaten. lakin bu bilinenler ne zaman uygulanır, bu kahpe yorgunluk ne zaman atılır, ya da atılır mı, bilinmez...


ve

koşuyorum arkama bakmadan ben sürekli... 

ilişkileri, insanları, mekanları, duyguları, duygusuzlukları, acıları, sevinçleri hızla gerimde bırakıyorum ve bir diğerine atlıyorum.

tüketim toplumu diyorum içimden, hep daha fazlası için, hep daha yenisi için can çekişiyorum. asla durup soluklanmak istemiyorum. 

çünkü biliyorum ki, beş dakika dursam arkadamdan koşarak bana yetişecek, beni ele geçirecek, beni yoracak yok edecek binlerce duygu ve his bekliyor arkamda... 
anıları izlerken bile ertesi gün %90ını siliyorum.

modern dünyanın insanı gibi, 5 dakikada bir reset atarken hafızama...

bir yerde iflas ediyor bedenim, ruhum...

artık kendime para kazanmaya vereceğim kendimi demem boş geliyor, elimdeki binliklere bakıyorum. siktir edip asla harcamayacakmışım gibi kenara atıyorum. 
kendimi içkiye eğlenceye vereceğim günümü yaşayacağım demem boş geliyor. elimdeki votka redbull bardağını çevirirken mekanın birinde, ruhum bedenimden uzaklaşıyor... tepeden ne saçma amına koyduğumun yerindesin sen diyor kendime...

yanında oturduğum insanlar, yapılan sohbetler, girilen yeni dünyalar...

hep daha öncekinden kötü oluyor... 

hep daha öncekinden iğrenç...

hep daha kötü...

saten çarşaflarda saçlarım 3 günlük, ağzım paramparça, ateşim bilmemkaçta... hala kendimi toparladığım ilk anda sokağa atayım diye bakıyorum...

yeterince cesur olsam belki... o ego tatminine yarayan adlarını modellerini ve markalarını asla öğrenemeyeceğim arabalardan birinden ineceğim boğazköprüsünde...

bir daha hiç koşmam gerekmeyecek...

haydi eyvallah.



bir daha hiç koşmamak adına..
11:27

bir daha hiç koşmamak adına..



öyle bir çaba ki bu, kim bilir belki bir ömür boyu bile sürebilir. kesit kesit ara süreçlerde zafere yakınlaştığını hissetse de insan, ardından öyle bir an gelir ki, eski zaman dilimlerindeki yalnızlığını özleyedurursun. sanki her yeni yalnızlık deneyimi, daha ağır vurur insana. bu ağırlık, özünde yaşanmışlıkla da çok yakından ilgilidir. yaşanmışlık insana deneyim kazandırır derler ya, her deneyim bir sonraki adım için bir yaşam öğretisi niteliğindedir diye beklersin. bilirsin ki hazırsındır, ne de olsa süreç aynı işleyecektir. senin sürecindir o; tanıdık, bildik ve yön verilebilir artık. ama o an geldiğinde, kendini yine aynı köşede büzüşmüş kurtarılmayı beklerken buluverirsin. sanki o ana kadar masallarda olduğu şekli ile kurtarılmışsındır da.. ama yine de beklersin. biçare…

işte bu nafile bekleyiş hatırlatır bazılarına ki, aslında yaşanmışlık yalnızlığın yoğunluğunu bir kat daha arttıran. yalnızlığın tüm acımasızlığı ile yüzünüze şaplak gibi indiği anda gözlerinizin önünde sis bulutu gibi beliren acı, tatlı ama her şeyden öte hatırlandığında içinizi burkuveren yaşanmışlıklar dizgisi, silkip de içinizden atamadığınız bir ömürlük vicdan azabı gibi çöreklenmiştir alt belleğinize. değildir tabi o güne kadar her yaşanılan, pişmanlık duyulan. ölesiye güzel anlar da vardır içine serpiştirilmiş, uzanıp da tutası gelir insanın keşkeler çığlığı boğazlarda düğümlenirken. ama bilirsin ki, güzel de olsa, daha daha da yaşanılası olsa, saflığını, dokunulmamışlığını, aslen tözünü kaybetmiştir. üzerlerine yaşanılanların yükü ağır gelmiştir onları el üstünde tutmaya. unutuvermiştir insanoğlu yaşanmışlık tünelinin ele avuca sığmayan akışında, yazı yazmayı ilk öğrendiğinde, çocukların her yanlış yazılan harfte, defterin kar beyazı sayfalarını büyük bir hınçla yırtıp çöpe attıklarını. hayat da böyle işler alt bellekte, farkında olunmasa da ardı ardına an mücadelesinde. her çöpe giden sayfa, yırtılma anındaki o acı çığlığını miras bırakır insan yüreğine. yürek kaldıramaz ki birbiri ardına gelen çığlıkları, o da paslar belleğe nasıl olsa onda yer bol diye. işte buna da genelde olgunlaşma deriz biz. acı çığlığının yürekten beyne transfer süreci ve sonrası. beyne aktarılan her çığlık, atomlarına ayrılıp kodlama safhasına alındıktan sonra, gerektiğinde kullanılmak üzere atıf ve referans bölmelerine misafir edilir. ve insanoğlunun olgunlaşma süreci, ya da, başka bir deyişle olgunlaşma mücadelesi, bu referans bölmelerini ne kadar akılcı kullandığı ile doğru orantılı olarak tüm insanlığın değer yargılarına sunulmak üzere sahneye koyulur. 

işte bu bölmeleri akıllıca kullanamayıp yüzüne gözüne bulaştıranlara biz kısaca kaybedenler grubu diyoruz. aslında toplumun kodlanagelmiş belleğinde, akılcı, işini bilen, amaç odaklı, sosyal, popüler ve başarılı üst kimlikleri ile tanımlanan insan kategorizasyonunun tam karşıtı olan duygusal, istikrarsız, asosyal, silik ve “looser” tanımlayıcı sıfatları ile imlenen kategori tam buna karşılık gelir.
kendi yalnızlığımızla baş etme çabası.
13:01

kendi yalnızlığımızla baş etme çabası.


oğul babasına olabilecek en zor sorulardan birini sorar:

- baba ölüm nedir?

baba bir yandan oğlunun merakını yenmek için soruyu cevaplamak ister, bir yandan da daha yeni izlemeye başladığı filminin sonunu söyleyip onu hayal kırıklığına uğratmak istemez. bir süre düşünüp kafasında anlatacaklarını toparlamaya çalışır;

ölüm kötü adamdır oğlum, gün gelir hayat denen ringde onunla dövüşmek zorunda kalırsın. bu ring diğer ringlerden biraz farklıdır. içinde insanlar, evler, şehirler, ülkeler, okyanuslar vardır. dövüşün sırasında iyi ve kötü insanlarla karşılaşırsın. bazıları kötü adamın varlığını unutturur sana; güzel kızlar, içki, güzel bir manzara, annenin şevkatli dokunuşu.. ama ne olursa olsun o hemen arkandadır, sinsice seni takip eder, en uygun anı kollar. önce bir tokat yersin, ilk tokat belki çok sert değildir ama sendelersin, bir süre kendine gelemezsin. yerde yatana ve hemen arkasında sırıtan kötü adam ölüme bakarsın. kabullenmek istemezsin, isyan etmek, bütün gücünle bağırmak, çevrendeki her şeyi kırıp dökmek istersin. bir süre sonra bu tokatın acısı geçer ve ringde dolaşmaya başlarsın. bir mücadele, bir yarış başlar. bazen kazanırsın bazen kaybedersin. git gide buraya alışmaya başlar ve kabullenirsin herşeyi olduğu gibi. derken bir tokat daha yersin, bir süre sonra bir daha, bir daha.. bazen de sen ölüme tokat atarsın, denizde boğulan biri kurtarırsın mesela, intihar etmeye karar vermiş birini ikna edersin.. umrunda değildir kötü adamın, çalışmalarına hız verir..

tam "ben tecrübeliyim, artık ölümü yenebilirim, yeterince piştim ve ustalaştım" dersin, sert bir yumruk gelir.. yerde yatan cansız bedeni tanıyabiliyor musun? film bitti artık, izleyenler salonu boşaltmaya başladılar. filmin sonunda yazılar akmaya başlar: "yapım ve yönetim : tanrı"..

tam anlatmaya yeltendiği anda oğlunun ikinci sorusu gelir:

- baba bana x man alır mısın?

baba derin bir nefes alır ve bir sigara yakar;

- memnuniyetle oğlum, memnuniyetle...

baba, ölüm nedir?
03:06

baba, ölüm nedir?


adam sakindi. hem de bütün olanlara rağmen. asla yakmadığı tek dal sigarasını elinde çevirerek sahil yolunu arşınlıyordu. sabah yağan yağmura rağmen hava güzeldi. o gece uyumak için uygun bir hava olduğunu düşünüyordu. tek sorun bütün yolu geri dönüp, küçük battaniyesini almak olacaktı. dönerse orada sızıp kalmaktan korkuyordu. uyumak için bulduğu güzel ve sıcak bir yerdi aslında, bir lokantanın arkasında bulmuştu. sanki onca yapay binanın içnide kendiliğinden oluşmuş bir sığınak gibiydi. çöp konteynırı ve yangın merdivenin tam arasındaydı. kopmuş kapağı araya sıkıştırıp üzerine de battaniyeyi örtünce tam bir kulübe oluyordu.

ama adam bugün açık ve temiz havada uyumak istiyordu. çünkü hayatanın son gecesi bile olabilirdi. yaklaşık on beş dakika önce vurulmuştu ve kan kaybediyordu. yırtık pantolonundan bir parça koparız böbreklerini parçalayan kurşun yarasını temizlemeye çalışmıştı. ancak hastaneye gitmediği için bunun da pek işe yaramadığını biliyordu.

yine de sakindi. hayat devam etmiyordu, kulağında uçmuş ses tonuyla her şey yoluna girecek diyen bir zencinin sesi yoktu. son bir kaç aydır kendisini dilenci sanıp üç beş kuruş atan süslü kadınlar dışında kimseyle konuşmamıştı. kendisine seslenen mülk sahiplerini duyuyor, ama duymazdan geliyordu. seslerinde hep aynı öfke vardı çünkü.

“defol burdan.” 
“siktir git kapımın önünden”
“al şu 5 lirayı da git. gözüme görünme bi daha”



Aynadaki yalnız orospu çocuğu.
12:56

Aynadaki yalnız orospu çocuğu.


Sokakta bir palyaço,insanları güldürüyordu.Yüzündeki maske gülümsüyor,onlar güldükçe o ağlıyordu.Kimse görmüyordu gözyaşlarını,yüreğini,sadece gülüyorlardı ona.Alt tarafı bir soytarıydı,çocukları güldüren.Yüzündeki boyalı maske saklıyordu tüm gerçekleri.Mutlu ettikçe insanları,kendisinin de mutlu olduğunu düşünüyorlardı.Ama böyle değildi,maske ne kadar mutlu görünse de yüreğinde ağlayan bir palyaço vardı.Kimse görmek istemiyordu,çünkü maskeliydi yüzü.İnsanlar arasında,insanları güldüren,ama kendi ağlayan bir soytarıydı sadece.Aklıma bir hikaye geldi onu görünce,bir palyaço hikayesi.Çok ünlü bir palyaço,mutsuz olduğundan,içinin kan ağladığından şikayet ederek bir doktora gider.Doktor ona şehirde bir palyaço var,onun güldüremediği insan yok,git ona kesin mutlu olursun der.Palyaço, doktora acılı bir şekilde gülümseyerek, doktor bey,bahsettiğiniz palyaço benim der.Ne acıdır ki bazan insanlar başkalarını mutlu ederken,kendi yüreklerine merhem olamıyorlar.Tıpkı o sokak soytarısı gibi.Yüzündeki maske,tüm gözyaşlarını saklıyor çünkü.Sadece dikkatli bakanlar palyaçonun gözyaşlarını görebilirler...




Palyaçolarda Ağlar
Bu gece yine sahnede olacağım. Makyajımı yapıp insanları güldürmeye çalışacağım. İçimdeki fırtınalardan kurtulup, izleyenleri neşelendirmek zorundayım. Ben bir palyaçoyum. Her zaman mutlu olduğum sanılır. Sahnedeyken ağladığımı karanlıkta kimse görmez. Her gece en ön sırada oturup beni izleyen bir kadın var. Aşığım ona. Hayallerimde, kabuslarımda, gözlerimden akan damlalarda hep o var. Dün gece ki oyundan sonra bana kırmızı bir gül verdi. Sahneden indikten sonra, makyajımı silip yanına gittim. O palyaçonun ben olduğumu söyledim. Yüzüme baktı ve " Ben sana değil sahnede ki hüzünlü palyaçoya aşığım " dedi. Bugün sahnedeyim. Yine en önde o var. Kendimi bir hiç gibi hissediyorum. O beni değil, o lanet olası palyaçoyu seviyor. Buna dayanamıyorum. Dışarıda sağanak yağmur var. Gök gürlüyor. Sahnedeyim... ... Işıklar söndü, karanlıktayım. Sadece gözlerini görebiliyorum. İpi boynuma geçiriyorum... Artık yokum! Ağzımdan akan kanlar yere damlıyor. İnsanlar ağlıyor. Çığlıklar içinde kayboluyorum. O geldi yanıma. Kırmızı bir gülü kanıma bulayıp avucuma koydu. Şimdi herşey bitti. Artık ne o var, ne düşlerim, ne kabuslarım. Yanlızım...


Bir Palyaço
Bana aldanmayın! Yüzüm bir maskedir, Sizi aldatmasın. Binlerce maskem var, Çıkarmaya korktuğum, Ve Hiçbiri ben değilim... Olmadığımı göstermek İkinci doğam oldu. "Kendinden emin biri" dersiniz, Sanki; güllük gülistanlık Benim için herşey... Adım güven belirtir, Ve Oyunumun adı; "Ağırbaşlılık"tır. İçimde ve dışımda denizler sakin, Her şeyin kumandanı ben... Kimseye gereksinme duymayan Ben... Fakat, inanmayın bana, Lütfen! Herşey dışta, düzgün ve cilalı Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan O maske! Altta ne güven ne de rahatlık... Altta, Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan Gerçek ben! Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla. Kimsenin bilmesini istemem... Zayıf taraflarımı düşündükçe Titrer ve sararırım... Ya başkaları görürse iç dünyamı... Gerçek ben ve yalnızlığımı! İşte; Maskelerimi onun için takarım... Onun için, arkalarına saklanacak Maskeler yaratırım... Onlar; Gösterişte kullanabileceğim Parlatılmış yüzlerim. Beni korur, bakan gözlerden. Beni olduğum gibi kabul edecek, Sevecek Bakışları bulamazsam, Solacak kuruyacak gerçek ben... Ve Ben bunu biliyorum. Beni kendi maskelerimden kurtaracak, Kurduğum hapishaneden kaçıracak Diktiğim engellerden aşıracak, Beni seven, Beni anlayan Bakışlar olacak. Bana, "Sen değerlisin" diyecek, "Maskesizken daha bir insansın" "Daha yakın, daha bir dostsun" Diyecek bir bakışa Beni gören bir bakışa Muhtacım... Benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır! Uyarırım seni dost! Uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben, Sana kendini kolayca açamayacaktır. Bütün gücümle tutunacağım maskelerime Ne kadar sokulursan yakınıma, O denli şiddetli geri iteceğim seni. Kim olduğumu merak ediyor musun? Hiç merak etme. Ben, çevrendeki Her erkek ve kadınım. Maske takan her insanım....


Üzgün Palyaço'lar!


Palyaçolar... Her zaman mutlu, her zaman eğlendirmeye hazır...
Çocukların vazgeçilmezi. Kimi zaman elinde şeker, kimi zaman birkaç renkli balon. Boyalı yüzleri; kıvırcık, kabarık, rengarenk, bonus saçları. Hayal ettiğimizde hep böyle değil midir palyaçolar?
Herşey harika, herşey eğlenceli, ne kadar güzel bir görüntü...
Peki siz hiç ağlayan palyaço görmediniz mi?
Daha çok küçükken bayılırdım palyaçolara. Ta ki bir köşede elinde sigarasıyla düşünceli ve üzgün bir palyaço görene kadar...
O zaman düşünmeye başladım; herşey göründüğü gibi mi? Gülen yüzlerin ardındaki hüzünlü gözleri, palyaçonun dolmuş gözlerini görmeye başladım bundan sonra.
Kalabalık dağılırken etrafından, palyaço bir köşeye siner. Çok kişilikli bir yalnızlıktır onunki, o andan itibaren. Bazen bir sigara yakar, düşünmeye başlar uzaklar dalgın. Herkesin sevgilisi bir palyaço; üzgün üzgün belki ödeyemediği faturalarını, belki ayrıldığı veya uzağındaki sevdiceğini düşünür. Belki de ağlar... O rengarenk boyalı suratı, taktığı peruk bile mutlu göstermeye yetmez onu. Maskeler ardına saklanmış bir insan ruhu onunkisi de neticede, belki de en zoru... Mutlu görünmek zorunda olan palyaço, belki de depresyonda yalnız kaldığında..
Aslında, artık düşünüyorum da etrafımızda fark edemediğimiz, henüz ağlarken görmediğimiz ne kadar çok palyaço var. Belki de hepimiz zaman zaman en iyi rol yapabilen palyaçoyuz. Bizi hayat mı bu hale getirdi? Bilmem, belki de...




trajikomik


rutubet kokuyor evim, gidişine ağlarken duvarlarım... cebimde birkaç düş kırıklığı, geriye kalan başka birşey yok. çaresiz bu aşkın üstüne de bir çizik atıp yeni aldanışlara yol alacağım
yalnızlık akıyor penceremden , birkaç yağmur damlasının arasına karışarak... boşa akmasın diyorum artık akan her bir damla su, avucumu açıyorum... dua ediyorum sanıyor görenler , delirmeme az kaldı bilmiyorlar. yalnız bir odanın voltasında zor oluyor sabah.. bir ileri , bir geri... ayna da aynı yüz, yok bir başkası... çok sevdiğim kağıt, kalem , tadı tuzu kalmamış bir aşkın son çırpınışları... içimde -ağlayan palyaço'nun- trajikomik surat ifadesi...


yeni


rutubet kokuyor evim, gidişine ağlarken duvarlarım... cebimde birkaç düş kırıklığı, geriye kalan başka birşey yok. çaresiz bu aşkın üstüne de bir çizik atıp yeni aldanışlara yol alacağım. erkekler ağlamaz diyebilecek kadar gururum olsaydı keşke. erkekler ağlıyor çünkü -ağlamaz denilse bile- ve birçoğu hergece... ne tuhaf bundan utanmıyorum bile , gözlerdeki yaştan neden utanmalı ? oyuncakları ve düşleri birer birer çalınmış bir erkek çocuğu ağlayamaz mı ?


yalnızlık akıyor penceremden , birkaç yağmur damlasının arasına karışarak... boşa akmasın diyorum artık akan her bir damla su, avucumu açıyorum... dua ediyorum sanıyor görenler , delirmeme az kaldı bilmiyorlar. yalnız bir odanın voltasında zor oluyor sabah.. bir ileri , bir geri... ayna da aynı yüz, yok bir başkası... çok sevdiğim kağıt, kalem , tadı tuzu kalmamış bir aşkın son çırpınışları... içimde -ağlayan palyaço'nun- trajikomik surat ifadesi...


ağlayan palyaço...


size gülerken gözlerim ne kadar da mutlusunuz... belki de beni en çok bu yüzden seviyordunuz !


size gülerken suretim , palyaçonuz ağlıyordu , bilmiyordunuz.
ben bir palyaçoyum.
16:04

ben bir palyaçoyum.



Kurduğunuz düzeni sevme şeklinizi sevemedim.Başaramadım gerçek olmayı gerçekliğinizde çünkü oda gerçek değil biliyorum. Yaratılan, yarattığınız şeyler sizin oluşturduğunuz duygular bunlar, siz istediniz diye sizin istediğiniz şekilde varlar.Benim için yoklar.

Yaşıyorum aranızda,yaşıyorum varlığımı öldürerek,benliğimi gizleyerek,duygularımı sizinkilere benzeterek. Kendimi kaybetmemek için sizin uydurduğunuz şeylere uyum göstererek.Muhteşem bir oyuncuyum, kusursuz bir uyumluyum. Sesimi soluğumu isyanımı çıkartmıyorum, sadece sigaramın dumanını üflüyorum bazen sahte suratlarınıza, aptal mutluluklarla donattığınız sönük kahkahalarınıza.Ne yazık! yetmişinde olanınızda aynı, beşinde olanınızda, on sekizinde, yirmibeşinde her dönemde farklı bir sahtelik giyiniyorsunuz, zorla giydiriyorsunuz, zorla yedirip zorla izletiyorsunuz.Zorla sevip zorla sevişiyorsunuz.Hayvansı varlığınızı metropol denilen hastalıklı evrenden söküp aldığınız yara bantlarıyla kapatmaya çalışıyorsunuz.Günden güne daha çok hastalanıyorsunuz.

Sağlıklı hastalar, kurulmuş hastalar, ayarı yapılmış hastalar, canlı ölüler, ipsiz kuklalar, insan tabelasıyla dolaşan hayvanlar, özü sözü bir yalancılar, dürüst sahtekarlar.Hiç birinize uymuyorum ben, ben uymuyorum bu dünyaya. Baştan aykırıydım hepinize, baştan anlamadınız beni anlamayacaksınız son nefesimi verene dek’te. 

Suskunluğumla haykırıyorum aranızda, sizin gibi olmaya çabalayarak kendim gibi kalma savaşımda, yıkmaya çalışıyorum düzeninizi.Benim tek derdim düzen dediğiniz altı çürümüş leş yuvasının en tepesine tırmanıp kendimle birlikte havaya uçurmak orayı inandığınız her şeyi benim inanmadığım hiçliği.Sevmeden sevemez insan siz hiçbiriniz sevmiyorsunuz en başta kendinizi. Sevseniz işlemlerden geçmezdiniz, sevseniz değiştirmek istemezdiniz, sevseniz olduğunuz neyse öyle olur olgunlaşırdınız, sevseniz değiştirmek istediğiniz şey kendiniz olmazdı, karşınızdakiyle oynamazdınız,sevseniz düzen dediğiniz bu şeyi yaratmazdınız ve ona inanmazdınız.

 Siz sayın sevemeyenler siz sevebilseydiniz eğer böyle bir düzende barınmazdınız zorlanmaz zorlamazdınız. Sevseniz düzeninizin gereklilikler çemberini kırardınız. Düzen tarafından düzüldüğünüzü anlardınız. Sevgiyi yoksunluk yüzünden dayatmalarla yaşamazdınız.Dayatılan hiç bir şey bana göre değil. Gerekliliklerin hepsinden nefret ediyorum, aynaları sevmiyorum bazen sizin gibi olduğumu düşündürüyorlar. Sonra içimdeki alev gözlerime ulaşınca kendime geliyorum. Ben siz değilim ben, ben bile değilim ben kim olduğumu bile bilmiyorum bir şey biliyorum hepinizden yalnızım, farklıyım çevremde binlerceniz var evet ama biriniz bile benimle aynı dili konuşmuyorsunuz biriniz bile aynı duyguları paylaşıp benimle aynı gözden bakamıyorsunuz. 

Sizin gibi olmaktan ölesiye korkuyorum düzeninizi bertaraf etmek için uyduğum bu düzende size benzemekten korkarak gün sayıyorum o yüzden ölmek istediğim gecelerim oluyor sonra sizin gibi olmadan bir kaybeden olarak ölmeyi kabullenemiyorum, kurumlarınıza sızıyorum, uyuyorum bende size. Aranızda renklerimi belli etmeden yürüyorum.İnanmıyorum var ettiklerinize çünkü biliyorum ruh kalp beden ve aklınız başka tekliklerin elinde.Benim gibi olanınız varmı diye soruyorum bazen durup durup kendime, ihtimal dahiline aldığım şeyler arasında. Olabilir, varmış eskiden benim gibiler erkenden ölmüşler, öldürmüşsünüz onları çekilmezliğinizle.

Erken ölmeye niyetim yok yalnız ölmeye’de öldüğümde hepinizi götüreceğim beraberimde ve ben öldüğümde inecek tüm giydikleriniz yırtılacak örtündükleriniz ve çırılçıplak göremediğiniz kendinizle kendi yok ettiklerinizle baş başa bırakıp sizide gömüp gideceğim düzeninizin ben tarafından kazılmış mezarı içine.
Sevemedim dünyanızı
02:58

Sevemedim dünyanızı



Televizyonun diktatör dediğine diktatör, terörist dediğine terörist, hain dediğine hain, şehit dediğine şehit, şerefsiz dediğine şerefsiz, kahraman dediğine kahraman diyen uydu alıcıları sizi..

Spikerin dudak uçlarında yaşayan; okumaktan, sorgulamaktan, araştırmaktan nefret eden üniversite mezunları sizi.. Hiç okumayın, sorgulamayın, araştırmayın, incelemeyin..
Sadece kumandanin tuşuna basıp ezberleyin.. Televizyonda yemek yiyenlerin görüntüleriyle beslenip, öpüşenlerin sevdasıyla tatmin olup, askere gidenlerin kanlı elbisesiyle cesur olun..
Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığınız birini alçak ilan edin, yine dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığınız birini kahraman. Yalnız dua edin elektrikler gitmesin!
Emrah Serbes
15:44

Emrah Serbes