bir daha hiç koşmamak adına..
11:27

bir daha hiç koşmamak adına..



hayattan yoruldugunda hayatı bir nebze daha kavramış olur insan. öyle yorulmuştur, öyle bitkindir ki, zaman durur adeta ve kişi hayatı, hayatını seyretmeye başlar. görünüşte her şey aynıdır, günlük rutinler, ilişkiler, gece özgür olana dek yapılan her şey yapılır yine. ama içi boşalmıştır kişinin. ne bir üzüntü, ne bir sevinç. koskocaman kapkara bir oyuk vardır içeride, dipsiz bir kuyu.. her gün envayi çeşidine girilip çıkılan duygular tatildedir hayattan yorulunduğunda.

durur, ve bakar kişi. kendini sorgular biraz, biraz acır kendine. küçük mutlulukları nerede kaybettigini merak eder, kanaatkarlıgının nereye gittigini anımsamaya ugraşır. insanı insan yapan, daha dogrusu hayatı yaşanmaya deger kılan bu duygular uzun zamandır yoktur kısacası. geriye bi memnuniyetsizlik, bi asabiyeti, bi hırs, bi aksilik kalmıştır. bazen kendisine cidden deger veren kişilerden yakıcı eleştiriler duyar. etrafına yaydıgı negatif elektrik burada işe yarar işte, insanlar düşündüklerini o sinirle bir çırpıda söyleyiverirler. "kendinden nefret ede ede başkalarını sevmeye fırsat bulamıyosun!" derler mesela..

şimdi ne yapacaktır, ne yapmalıdır bilemez kişi. ağlasa boşadır, gülse aptalcadır, konuşsa saçmadır.. hoş, dinleyeni de olmayacaktır bu saatten sonra. öyle çok irdelenmiş, öyle çok tavsiyelere maruz kalmıştır ki hayatı. burnunun dikine gidişi en sonunda vermiştir kişiye özlediği yalnızlığı. evet, yalnızdır. ve evet, mutlak yalnızlıktır bu.

kim bilir ne kadar sürecektir bu boşluk, bu umutsuzluk. kim bilir ne zaman "bi dakika bu benim hayatım" diyecek gücü bulur kendine insan.. yorgundur da zaten. ölesiye yorulmuştur. kendinden bıkıp usanmıştır. devrimlerinin koflugu, kendine saygısızlıgı, çizdiği profilin agırlıgı artık içinden çıkılamaz bir hal almıştır.

bir bakıma kendi hayatını zindana çevirip içinde oturmaktır bu. 

bi yerlerde bir umut vardır, hep vardır. yapılacak bir şeyler vardır, her zaman olmuştur da zaten. lakin bu bilinenler ne zaman uygulanır, bu kahpe yorgunluk ne zaman atılır, ya da atılır mı, bilinmez...


ve

koşuyorum arkama bakmadan ben sürekli... 

ilişkileri, insanları, mekanları, duyguları, duygusuzlukları, acıları, sevinçleri hızla gerimde bırakıyorum ve bir diğerine atlıyorum.

tüketim toplumu diyorum içimden, hep daha fazlası için, hep daha yenisi için can çekişiyorum. asla durup soluklanmak istemiyorum. 

çünkü biliyorum ki, beş dakika dursam arkadamdan koşarak bana yetişecek, beni ele geçirecek, beni yoracak yok edecek binlerce duygu ve his bekliyor arkamda... 
anıları izlerken bile ertesi gün %90ını siliyorum.

modern dünyanın insanı gibi, 5 dakikada bir reset atarken hafızama...

bir yerde iflas ediyor bedenim, ruhum...

artık kendime para kazanmaya vereceğim kendimi demem boş geliyor, elimdeki binliklere bakıyorum. siktir edip asla harcamayacakmışım gibi kenara atıyorum. 
kendimi içkiye eğlenceye vereceğim günümü yaşayacağım demem boş geliyor. elimdeki votka redbull bardağını çevirirken mekanın birinde, ruhum bedenimden uzaklaşıyor... tepeden ne saçma amına koyduğumun yerindesin sen diyor kendime...

yanında oturduğum insanlar, yapılan sohbetler, girilen yeni dünyalar...

hep daha öncekinden kötü oluyor... 

hep daha öncekinden iğrenç...

hep daha kötü...

saten çarşaflarda saçlarım 3 günlük, ağzım paramparça, ateşim bilmemkaçta... hala kendimi toparladığım ilk anda sokağa atayım diye bakıyorum...

yeterince cesur olsam belki... o ego tatminine yarayan adlarını modellerini ve markalarını asla öğrenemeyeceğim arabalardan birinden ineceğim boğazköprüsünde...

bir daha hiç koşmam gerekmeyecek...

haydi eyvallah.