kendi yalnızlığımızla baş etme çabası.
13:01

kendi yalnızlığımızla baş etme çabası.



öyle bir çaba ki bu, kim bilir belki bir ömür boyu bile sürebilir. kesit kesit ara süreçlerde zafere yakınlaştığını hissetse de insan, ardından öyle bir an gelir ki, eski zaman dilimlerindeki yalnızlığını özleyedurursun. sanki her yeni yalnızlık deneyimi, daha ağır vurur insana. bu ağırlık, özünde yaşanmışlıkla da çok yakından ilgilidir. yaşanmışlık insana deneyim kazandırır derler ya, her deneyim bir sonraki adım için bir yaşam öğretisi niteliğindedir diye beklersin. bilirsin ki hazırsındır, ne de olsa süreç aynı işleyecektir. senin sürecindir o; tanıdık, bildik ve yön verilebilir artık. ama o an geldiğinde, kendini yine aynı köşede büzüşmüş kurtarılmayı beklerken buluverirsin. sanki o ana kadar masallarda olduğu şekli ile kurtarılmışsındır da.. ama yine de beklersin. biçare…

işte bu nafile bekleyiş hatırlatır bazılarına ki, aslında yaşanmışlık yalnızlığın yoğunluğunu bir kat daha arttıran. yalnızlığın tüm acımasızlığı ile yüzünüze şaplak gibi indiği anda gözlerinizin önünde sis bulutu gibi beliren acı, tatlı ama her şeyden öte hatırlandığında içinizi burkuveren yaşanmışlıklar dizgisi, silkip de içinizden atamadığınız bir ömürlük vicdan azabı gibi çöreklenmiştir alt belleğinize. değildir tabi o güne kadar her yaşanılan, pişmanlık duyulan. ölesiye güzel anlar da vardır içine serpiştirilmiş, uzanıp da tutası gelir insanın keşkeler çığlığı boğazlarda düğümlenirken. ama bilirsin ki, güzel de olsa, daha daha da yaşanılası olsa, saflığını, dokunulmamışlığını, aslen tözünü kaybetmiştir. üzerlerine yaşanılanların yükü ağır gelmiştir onları el üstünde tutmaya. unutuvermiştir insanoğlu yaşanmışlık tünelinin ele avuca sığmayan akışında, yazı yazmayı ilk öğrendiğinde, çocukların her yanlış yazılan harfte, defterin kar beyazı sayfalarını büyük bir hınçla yırtıp çöpe attıklarını. hayat da böyle işler alt bellekte, farkında olunmasa da ardı ardına an mücadelesinde. her çöpe giden sayfa, yırtılma anındaki o acı çığlığını miras bırakır insan yüreğine. yürek kaldıramaz ki birbiri ardına gelen çığlıkları, o da paslar belleğe nasıl olsa onda yer bol diye. işte buna da genelde olgunlaşma deriz biz. acı çığlığının yürekten beyne transfer süreci ve sonrası. beyne aktarılan her çığlık, atomlarına ayrılıp kodlama safhasına alındıktan sonra, gerektiğinde kullanılmak üzere atıf ve referans bölmelerine misafir edilir. ve insanoğlunun olgunlaşma süreci, ya da, başka bir deyişle olgunlaşma mücadelesi, bu referans bölmelerini ne kadar akılcı kullandığı ile doğru orantılı olarak tüm insanlığın değer yargılarına sunulmak üzere sahneye koyulur. 

işte bu bölmeleri akıllıca kullanamayıp yüzüne gözüne bulaştıranlara biz kısaca kaybedenler grubu diyoruz. aslında toplumun kodlanagelmiş belleğinde, akılcı, işini bilen, amaç odaklı, sosyal, popüler ve başarılı üst kimlikleri ile tanımlanan insan kategorizasyonunun tam karşıtı olan duygusal, istikrarsız, asosyal, silik ve “looser” tanımlayıcı sıfatları ile imlenen kategori tam buna karşılık gelir.