yalnızlık.
her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında
tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir
kıymetini bilmelidir, dedi.
yalnızdır insan
hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır.
kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir ülke ülke.
kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da.
insan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı
ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.
ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi.
tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın
aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi
aşık olun!
gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı
nasılsa ayrılık insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi.
sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri..

evet söyledi
ya da ben duydum
duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri.
evet duydum söyledi
her duyduğumda ağladım
pek çok ağlayışım sırasında duydum.
kalbim tutanak tuttu duyduklarıma
soruldu, dedi, cevap alındı
yaşamak, dedi, tek marifetiniz -biraz özen gösteriniz.
zulüm kimse zalimlik yapmayınca biter -mazlumlar dahil, dedi.
ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı..

ya gördüm neyleyim
insanlar vardı duvarın içinde.
ya ben hep duvara konuştum
ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var.
nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar.
bilmiyorum,
belki de ben gerçekten delirdim
onlar haklı belki de.
içinde değil duvarların insanlar
sadece arasındalar..
Yılmaz Erdoğan
07:23

Yılmaz Erdoğan

Ben bir tanrıya iman edeceksem, kiraz ağaçlarını ve kadın memelerini yarattığı için iman ederim.

Ben bir memleketi seveceksem, generalleriyle dalga geçilebildiği için severim.

Kendi yarattığı kadınları örtülere ve evlere hapseden tanrılarla, savaşları çok ciddiye alan memleketlerle pek ilgim yok benim.

"Bak çocuğum, şu benim yarattığım memelere, bacaklara, kalçalara bak, şu salıntılı yürüyüşlere bak evladım" diyen bir tanrıyla dostum.

Arada bir başımı okşamalı benim tanrım, "İşini elinden geldiğince iyi yap, sonra da hayatın alabildiğine tadını çıkar" demeli, dostça uyarmalı beni, "İyi yaşa, öbür tarafta neler olacağı hiç belli değil."

Böyle bir tanrı var.

Ben çalışırken başımı okşuyor.

Ben gezerken, önüme sahiller dolusu bronzlaşmış memeler, biçimli bacaklar, sıcak gülümsemeler çıkartıyor, "Bak" diyor, "bak neler yaratmaya kadirim."

Tapıyorum ben o tanrıya.

Sonra memleketler var.

Generalleriyle dalga geçen memleketler.

Bir karikatür çiziyorlar, üç karelik bir karikatür.

Kahkahalarla güldürüyorlar beni.

Birinci karede, siperde yatmış askerler görülüyor, başlarında generalleriyle bekliyorlar.

ikinci karede komutanları, elinde kılıcıyla siperden fırlayıp, "Hücum!" diye bağırıyor.

Üçüncü karede, ileri fırlamış komutanlarını siperdeki yerlerinden bir milim bile kıpırdamayan askerler, "Bravo!" diye bağırarak alkışlıyorlar. Dördüncü karede ben gülüyorum. Kiraz ağaçlarının ve kadın memelerinin arasında geziyor ve tanrıya tapıyorum.

Generalleriyle dalga geçen memleketlerde dolaşıyor ve o memleketleri seviyorum.

Bir kiraz ağacıyla bir kadın memesine, onların değerini bilmeyen her memleketi satmaya hazırım.

Sat diyor zaten benim tanrım, "Kadın memelerine bakmayan ve generallerini çok ciddiye alan memleketleri sat gitsin, ilgilenme onlarla, ben sana yalnızca bir memleket değil, koca bir dünya verdim, onu sev, ben sana senin zevklerini, kahkahanı paylaşan yeryüzünün her yanına dağılmış kardeşler verdim, onlarla eğlen." iyi bir tanrı benim tanrım. Çok geniş bir memleket benim memleketim. Kiraz ağaçlan ve kadın memeleri bizim iman ettiğimiz mucizeler.

Generaller bizim güldüğümüz karikatürler. Ve Praksiteles, tanrımızın bize verdiği en muhteşem heykeltraş.

Onun yaptığı heykeli, Romalı Plinius, "dünyanın en güzel heykeli" ilan etmişti. Praksiteles, Atinalı bir hey-keltraştı.

Birgün ressam bir arkadaşıyla Datça yakınlarındaki Knidos'ta bir akşam vakti, sahilin kuytu bir yerinde içkisini içip sanattan konuşuyordu.

Tepedeki manastırdan rahibelerin indiğini gördüler.

Rahibeler sahile gelip elbiseleriyle denize girdiler, biraz serinlemek için.

Aralarından yalnızca biri çırılçıplak soyundu.

Genç kadının vücudunu gören Praksiteles hemen o anda o vücudun heykelini yapmadan yaşayamayacağını hissetti.

Ertesi gün manastıra gidip başrahibeden genç rahibenin heykelini yapmak için izin istedi. "Biz karışmayız" dedi başrahibe, "Kendisine bir sorun, kabul ederse heykelini yapabilirsiniz."

Heyecanlı heykeltraş, genç rahibeyi çıplak heykeli için poz vermeye ikna etti.

Heykeli yaparken kızın hikâyesini de öğrendi.

Genç kız, bir adamı öldürmüştü.

Mahkeme genç kızı ölüme mahkûm etmişti.

Yargıçlar idam kararını okudukları sırada, genç kızın artık yapılacak hiçbir şey kalmadığını gören avukatı birden ortaya fırlamış, genç kızın yanına gidip, üstündeki elbiseleri yırtıp, kızın çıplak bedenini yargıçlara göstermişti.

"Bu memeleri yok etmeye razı olacak mısınız?"

Genç kızın memelerini gören yargıçlar yeniden toplantıya çekilmişler ve o güzel memelere kıyamadıkları için idam kararını değiştirip kızı bir manastırda yaşamaya mahkûm etmişlerdi.

Praksiteles, "hayat kurtaran" o vücudun heykelini yaptı.

Adını, "Knidos Afroditi" koydu.

Heykeli daha sonra Bizanslılar istanbul'a getirip Beyazıt'ta kızlar sarayının önüne diktiler ama büyük bir yangında heykel parçalandı. Allahtan bu heykelin yüzlerce kopyası yapılmıştı ve tanrının yarattığı en güzel
memelerden birinin mermere düşen izi günümüze kadar geldi.

Eğer o heykeli görmediyseniz, tanrıyı ve onun neler yaratabileceğini çok ciddiye almıyorsunuz demektir ve benim tanrım kendisinin ve yarattıklarının ciddiye alınmamasından hoşlanmaz.

Bilir ki, kendisini ve yarattıklarını önemsemeyenler, generalleri çok ciddiye alırlar ve onun yarattığı memelere değil, generallerin sözlerine bakarlar. Ben onlardan değilim.

Ben, "Hücum!" diye bağıran generallerini yerlerinden kıpırdamadan alkışlayan askerlere güler, kiraz ağaçlarıyla kadın memelerini yaratan tanrıya tapar, Praksiteles'in heykelini uzun uzun seyrederim.

Eğlenirim ben, hayattan ve çalışmaktan zevk alırım. Sizin ciddiye aldıklarınıza güler, sizin sakladıklarınıza hiç doymayan bir açgözlülükle bakarım.

Bana ve benim gibi olanlara hoşgörülü davranan iyi bir tanrım, adına dünya dedikleri büyük bir memleketim, kahkahalarım ve eğlencelerim var.

Bizim memleketimizde Praksiteles'ler, Knidoslu Afro-dit'ler, güzel memeli kadınları affeden yargıçlar, "Hücum!" diye bağıran generalleri alkışlayan askerler yaşar. Kiraz ağaçlarını ve kadın memelerini yaratan tanrı, çalışırken bizim başımızı okşar.

Ve, biz ona iman edip, "Hücum!" diye bağıran kumandanlara güleriz.
Ahmet Altan
07:35

Ahmet Altan



Tam  yirmi bir yıl olmuş doğalı. vay be, şimdi ben yirmi bir yaşımda mıyım? geçti mi o kadar zaman yahu? nerede kaybettim onca günü, haftayı, ayı; kimlere kaptırdım yıllarımı? yok, hala yaşlı değilim belki; aynada gördüğüm yüz hala genç, hala diri, ona bir lafım yok. ama gözlerimin içine baktığım zaman gördüklerim hoşuma gitmiyor benim. sanki artık kazanacak bir şeyi kalmamış, amaçsız birinin gözleri gibi bakıyorlar. sadece yıllarımı değil, içimdeki yaşama sevincini de kaybetmişim. ışıkları kapatılmış ruhumun, günlerim gecelere dönmüş, şu uzun ince yolda yürürken çelmeler takmışlar hep topal ayaklarıma.

 bir belgeselde görmüştüm; amerika'nın dağlarında yaşayan ağaçlar varmış methuselah diye adlandırdıkları. ismini nuh peygamberin 969 yıl yaşayan dedesinden almış bu ağaçlar dünya üzerindeki en yaşlı canlılardan biriymiş. dile kolay, bazıları tam 5000 yaşındaymış. "kim bilir neyi bekliyorlar, hiç hareket etmeden etraflarındaki bütün dünya değişirken aslında oldukları yaştan en az on kat daha yaşlanmışlardır" diye düşünmüştüm. işte şu anda ben de aynen o ağaçlar gibiyim. durduğum yere kök saldım, hiçbir değişken beni yerimden kaldıramıyor ve ben daha yeni yeni yaşamışken kendimi asırlarca yaşlanmış gibi hissediyorum. heveslerim kursağımda, sevinçlerim yarıda, mutluluklarım sahipsiz kaldı. hayallerim kayboldu, umutlarım köreldi ve köklerim biraz daha derine salındı. artık bu kökleri söküp peşinden gidecek tek bir şey göremez oldum etrafımda. belki de bu yüzdendir gözlerimdeki beni korkutan boş bakışlar.

 onca insan görüyorum, karşı kaleye akın akın gidiyorlar. paslaşıyorlar, ver-kaç yapıyorlar, ara pası atıyorlar, kaleciyle karşı karşıya kalıyorlar; ben daha başlama vuruşunu bile yapamamış bir şekilde bekliyorum orta yuvarlakta. onlar golleri peşi ardına diziyorlar; ben yine kalemin ağlarından topu çıkartıyorum. onlar attıkları golün sevinciyle kendilerinden geçerken, ben karşımda o başlama vuruşunu yapıp oyuna başlayacağım tek bir kimse bile bulamıyorum. her gol yediğimde aynı şey oluyor, her düşüşümde bir tekme de takım arkadaşım atıp terk ediyor beni. bekliyorum ki, artık bir başıma kalmayayım o orta yuvarlakta ama ne gelen var ne de gelmeyi isteyen.

yalanlar söylememi istediler, söyledim. olmayacak şeylerin vaadinde bulunmamı istediler, reddetmedim. tutamayacağım sözler vermemi istediler, yeminler ettim. ama yetmedi bu maskeli balo kimseye. saatler geceyarısını bulduğunda, bütün maskeler teker teker düşmeye başladığında ve ortaya sadece gerçek yüzler çıkınca kaçıverdiler hep benden. yalanlarımla yeten ben, doğrularımla kimseye yetemedim. doğrularımın yettikleri ise ya bana yetmedi ya da başka bir baloda maskelere bürünmek üzere balkabaklarına binip kaçtı.

ama düşmedim daha. hala bekliyorum belki, hala köklerim derinde, hala oyuna yeniden başlayamadım fakat umudumu koruyorum; çünkü düşmedim henüz, devriledim. köklerimi nasıl saldıysam toprağa, dallarımdan çiçekler açmasını da, meyveler vermesini de bilirim baharım gelince. güneşin başını doğudan uzattığı her yeni gün, ben burada durduğum sürece benim umudumdur.

gün gelir devran döner, bir rövanş maçı yaparım ben bu hayatla. aza kanaat etmeyi bilirim, "1-0 olsun, bizim olsun" derim, tek bir golle alırım belki maçı. ama alırım. tek bir golle dahi olsa kazanırım bu sefer. en azından umudum yeter.

bugün benim doğum günüm; tüm dostlara ve umudunu hala koruyanlara selam olsun..
bugün benim doğum günüm; hayata selam olsun..
14:58

bugün benim doğum günüm; hayata selam olsun..