kalabalık içinde yalnız yaşamak, kalabalık içinde geçip beraber bir köşeye kaçmak,
işte asıl zevk budur. insan kalpleri, birbirine bağlılığın ne demek olduğunu o zaman anlar. ben seni ne kadar sevdiğimi başka kadınları gördüğüm zaman anlıyorum.
mehmet rauf - eylül
14:45

mehmet rauf - eylül


insanlar kardeşim olduğu sürece dünyevi mutluluklar tasarladım; bu tasarılar bir bütüne bağlı olduklarına göre, herkes mutlu oldukça mutlu olabilirdim; ancak aradıklarını gördüğümden beri bana özel bir mutluluk fikri kalbime işlemiştir. işte o zaman onlardan nefret etmemek için, onlardan kaçmak gerekti ve hepimizin ortak annesine sığınarak, kollarının arasında çocuklarının darbelerinden korunmaya çalıştım; yapayalnız bir insan veya onların deyişiyle insanlardan kaçan, insan düşmanı biri oldum. çünkü en korkunç yalnızlık, bana ihanet ve kinle beslenen toplumsal yaşamdan daha tercih edilir göründü.
jean-jacques rousseau - yalnız adamın hayalleri
14:41

jean-jacques rousseau - yalnız adamın hayalleri


bazen de saygıdeğer abilerim , ablalarım , dünyası yerle bir olur insanın. hayat , fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. en akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını , en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. aslında hiçbir konuda fikriniz bulunmadığını , aslında hiçkimseye karşı birşey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. hep gözünüzün önünde durduğu hâlde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
tanrı , içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. evrenin içine gezegenleri , gezegenlerin içine dünyayı , dünyanın içine hayatı , hayatın içine insanı yerleştirir. ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. işte insan denen tuhaf hayvanın , varlıkların en yücesi ve anlamsızı kılınışının hikâyesi. evrenin orasını burasını felsefeyle , sanatla , aşkla , hatta ironik bir biçimde tanrı'yla bezerken , ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutmaması gerekmektedir : hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.
sevdiğiniz birinin ölümü , örneğin , yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. üstelik siz , ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırken , içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil , beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indrecek kadar düşünceli davranması olabilir. nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda dans eden tozlar dört bir yana dağılır. onların huzurunu kaçırmak sizi öyle üzer ki , içiniz feci bi dışlanmışlık duygusuyla dolar. birden gözlerinize yaşlar hücum eder. bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. iki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz , yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. usulca oynatırsınız parmağınızı. hâlâ oradadır. derken diğerleri ona katılırlar. yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür.
bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa , bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. hangisi olduğuna siz karar vereceksiniz.

oğullar ve rencide ruhlar - alper canıgüz
14:36

oğullar ve rencide ruhlar - alper canıgüz



hayattan yoruldugunda hayatı bir nebze daha kavramış olur insan. öyle yorulmuştur, öyle bitkindir ki, zaman durur adeta ve kişi hayatı, hayatını seyretmeye başlar. görünüşte her şey aynıdır, günlük rutinler, ilişkiler, gece özgür olana dek yapılan her şey yapılır yine. ama içi boşalmıştır kişinin. ne bir üzüntü, ne bir sevinç. koskocaman kapkara bir oyuk vardır içeride, dipsiz bir kuyu.. her gün envayi çeşidine girilip çıkılan duygular tatildedir hayattan yorulunduğunda.

durur, ve bakar kişi. kendini sorgular biraz, biraz acır kendine. küçük mutlulukları nerede kaybettigini merak eder, kanaatkarlıgının nereye gittigini anımsamaya ugraşır. insanı insan yapan, daha dogrusu hayatı yaşanmaya deger kılan bu duygular uzun zamandır yoktur kısacası. geriye bi memnuniyetsizlik, bi asabiyeti, bi hırs, bi aksilik kalmıştır. bazen kendisine cidden deger veren kişilerden yakıcı eleştiriler duyar. etrafına yaydıgı negatif elektrik burada işe yarar işte, insanlar düşündüklerini o sinirle bir çırpıda söyleyiverirler. "kendinden nefret ede ede başkalarını sevmeye fırsat bulamıyosun!" derler mesela..

şimdi ne yapacaktır, ne yapmalıdır bilemez kişi. ağlasa boşadır, gülse aptalcadır, konuşsa saçmadır.. hoş, dinleyeni de olmayacaktır bu saatten sonra. öyle çok irdelenmiş, öyle çok tavsiyelere maruz kalmıştır ki hayatı. burnunun dikine gidişi en sonunda vermiştir kişiye özlediği yalnızlığı. evet, yalnızdır. ve evet, mutlak yalnızlıktır bu.

kim bilir ne kadar sürecektir bu boşluk, bu umutsuzluk. kim bilir ne zaman "bi dakika bu benim hayatım" diyecek gücü bulur kendine insan.. yorgundur da zaten. ölesiye yorulmuştur. kendinden bıkıp usanmıştır. devrimlerinin koflugu, kendine saygısızlıgı, çizdiği profilin agırlıgı artık içinden çıkılamaz bir hal almıştır.

bir bakıma kendi hayatını zindana çevirip içinde oturmaktır bu. 

bi yerlerde bir umut vardır, hep vardır. yapılacak bir şeyler vardır, her zaman olmuştur da zaten. lakin bu bilinenler ne zaman uygulanır, bu kahpe yorgunluk ne zaman atılır, ya da atılır mı, bilinmez...


ve

koşuyorum arkama bakmadan ben sürekli... 

ilişkileri, insanları, mekanları, duyguları, duygusuzlukları, acıları, sevinçleri hızla gerimde bırakıyorum ve bir diğerine atlıyorum.

tüketim toplumu diyorum içimden, hep daha fazlası için, hep daha yenisi için can çekişiyorum. asla durup soluklanmak istemiyorum. 

çünkü biliyorum ki, beş dakika dursam arkadamdan koşarak bana yetişecek, beni ele geçirecek, beni yoracak yok edecek binlerce duygu ve his bekliyor arkamda... 
anıları izlerken bile ertesi gün %90ını siliyorum.

modern dünyanın insanı gibi, 5 dakikada bir reset atarken hafızama...

bir yerde iflas ediyor bedenim, ruhum...

artık kendime para kazanmaya vereceğim kendimi demem boş geliyor, elimdeki binliklere bakıyorum. siktir edip asla harcamayacakmışım gibi kenara atıyorum. 
kendimi içkiye eğlenceye vereceğim günümü yaşayacağım demem boş geliyor. elimdeki votka redbull bardağını çevirirken mekanın birinde, ruhum bedenimden uzaklaşıyor... tepeden ne saçma amına koyduğumun yerindesin sen diyor kendime...

yanında oturduğum insanlar, yapılan sohbetler, girilen yeni dünyalar...

hep daha öncekinden kötü oluyor... 

hep daha öncekinden iğrenç...

hep daha kötü...

saten çarşaflarda saçlarım 3 günlük, ağzım paramparça, ateşim bilmemkaçta... hala kendimi toparladığım ilk anda sokağa atayım diye bakıyorum...

yeterince cesur olsam belki... o ego tatminine yarayan adlarını modellerini ve markalarını asla öğrenemeyeceğim arabalardan birinden ineceğim boğazköprüsünde...

bir daha hiç koşmam gerekmeyecek...

haydi eyvallah.



bir daha hiç koşmamak adına..
11:27

bir daha hiç koşmamak adına..



öyle bir çaba ki bu, kim bilir belki bir ömür boyu bile sürebilir. kesit kesit ara süreçlerde zafere yakınlaştığını hissetse de insan, ardından öyle bir an gelir ki, eski zaman dilimlerindeki yalnızlığını özleyedurursun. sanki her yeni yalnızlık deneyimi, daha ağır vurur insana. bu ağırlık, özünde yaşanmışlıkla da çok yakından ilgilidir. yaşanmışlık insana deneyim kazandırır derler ya, her deneyim bir sonraki adım için bir yaşam öğretisi niteliğindedir diye beklersin. bilirsin ki hazırsındır, ne de olsa süreç aynı işleyecektir. senin sürecindir o; tanıdık, bildik ve yön verilebilir artık. ama o an geldiğinde, kendini yine aynı köşede büzüşmüş kurtarılmayı beklerken buluverirsin. sanki o ana kadar masallarda olduğu şekli ile kurtarılmışsındır da.. ama yine de beklersin. biçare…

işte bu nafile bekleyiş hatırlatır bazılarına ki, aslında yaşanmışlık yalnızlığın yoğunluğunu bir kat daha arttıran. yalnızlığın tüm acımasızlığı ile yüzünüze şaplak gibi indiği anda gözlerinizin önünde sis bulutu gibi beliren acı, tatlı ama her şeyden öte hatırlandığında içinizi burkuveren yaşanmışlıklar dizgisi, silkip de içinizden atamadığınız bir ömürlük vicdan azabı gibi çöreklenmiştir alt belleğinize. değildir tabi o güne kadar her yaşanılan, pişmanlık duyulan. ölesiye güzel anlar da vardır içine serpiştirilmiş, uzanıp da tutası gelir insanın keşkeler çığlığı boğazlarda düğümlenirken. ama bilirsin ki, güzel de olsa, daha daha da yaşanılası olsa, saflığını, dokunulmamışlığını, aslen tözünü kaybetmiştir. üzerlerine yaşanılanların yükü ağır gelmiştir onları el üstünde tutmaya. unutuvermiştir insanoğlu yaşanmışlık tünelinin ele avuca sığmayan akışında, yazı yazmayı ilk öğrendiğinde, çocukların her yanlış yazılan harfte, defterin kar beyazı sayfalarını büyük bir hınçla yırtıp çöpe attıklarını. hayat da böyle işler alt bellekte, farkında olunmasa da ardı ardına an mücadelesinde. her çöpe giden sayfa, yırtılma anındaki o acı çığlığını miras bırakır insan yüreğine. yürek kaldıramaz ki birbiri ardına gelen çığlıkları, o da paslar belleğe nasıl olsa onda yer bol diye. işte buna da genelde olgunlaşma deriz biz. acı çığlığının yürekten beyne transfer süreci ve sonrası. beyne aktarılan her çığlık, atomlarına ayrılıp kodlama safhasına alındıktan sonra, gerektiğinde kullanılmak üzere atıf ve referans bölmelerine misafir edilir. ve insanoğlunun olgunlaşma süreci, ya da, başka bir deyişle olgunlaşma mücadelesi, bu referans bölmelerini ne kadar akılcı kullandığı ile doğru orantılı olarak tüm insanlığın değer yargılarına sunulmak üzere sahneye koyulur. 

işte bu bölmeleri akıllıca kullanamayıp yüzüne gözüne bulaştıranlara biz kısaca kaybedenler grubu diyoruz. aslında toplumun kodlanagelmiş belleğinde, akılcı, işini bilen, amaç odaklı, sosyal, popüler ve başarılı üst kimlikleri ile tanımlanan insan kategorizasyonunun tam karşıtı olan duygusal, istikrarsız, asosyal, silik ve “looser” tanımlayıcı sıfatları ile imlenen kategori tam buna karşılık gelir.
kendi yalnızlığımızla baş etme çabası.
13:01

kendi yalnızlığımızla baş etme çabası.


oğul babasına olabilecek en zor sorulardan birini sorar:

- baba ölüm nedir?

baba bir yandan oğlunun merakını yenmek için soruyu cevaplamak ister, bir yandan da daha yeni izlemeye başladığı filminin sonunu söyleyip onu hayal kırıklığına uğratmak istemez. bir süre düşünüp kafasında anlatacaklarını toparlamaya çalışır;

ölüm kötü adamdır oğlum, gün gelir hayat denen ringde onunla dövüşmek zorunda kalırsın. bu ring diğer ringlerden biraz farklıdır. içinde insanlar, evler, şehirler, ülkeler, okyanuslar vardır. dövüşün sırasında iyi ve kötü insanlarla karşılaşırsın. bazıları kötü adamın varlığını unutturur sana; güzel kızlar, içki, güzel bir manzara, annenin şevkatli dokunuşu.. ama ne olursa olsun o hemen arkandadır, sinsice seni takip eder, en uygun anı kollar. önce bir tokat yersin, ilk tokat belki çok sert değildir ama sendelersin, bir süre kendine gelemezsin. yerde yatana ve hemen arkasında sırıtan kötü adam ölüme bakarsın. kabullenmek istemezsin, isyan etmek, bütün gücünle bağırmak, çevrendeki her şeyi kırıp dökmek istersin. bir süre sonra bu tokatın acısı geçer ve ringde dolaşmaya başlarsın. bir mücadele, bir yarış başlar. bazen kazanırsın bazen kaybedersin. git gide buraya alışmaya başlar ve kabullenirsin herşeyi olduğu gibi. derken bir tokat daha yersin, bir süre sonra bir daha, bir daha.. bazen de sen ölüme tokat atarsın, denizde boğulan biri kurtarırsın mesela, intihar etmeye karar vermiş birini ikna edersin.. umrunda değildir kötü adamın, çalışmalarına hız verir..

tam "ben tecrübeliyim, artık ölümü yenebilirim, yeterince piştim ve ustalaştım" dersin, sert bir yumruk gelir.. yerde yatan cansız bedeni tanıyabiliyor musun? film bitti artık, izleyenler salonu boşaltmaya başladılar. filmin sonunda yazılar akmaya başlar: "yapım ve yönetim : tanrı"..

tam anlatmaya yeltendiği anda oğlunun ikinci sorusu gelir:

- baba bana x man alır mısın?

baba derin bir nefes alır ve bir sigara yakar;

- memnuniyetle oğlum, memnuniyetle...

baba, ölüm nedir?
03:06

baba, ölüm nedir?


adam sakindi. hem de bütün olanlara rağmen. asla yakmadığı tek dal sigarasını elinde çevirerek sahil yolunu arşınlıyordu. sabah yağan yağmura rağmen hava güzeldi. o gece uyumak için uygun bir hava olduğunu düşünüyordu. tek sorun bütün yolu geri dönüp, küçük battaniyesini almak olacaktı. dönerse orada sızıp kalmaktan korkuyordu. uyumak için bulduğu güzel ve sıcak bir yerdi aslında, bir lokantanın arkasında bulmuştu. sanki onca yapay binanın içnide kendiliğinden oluşmuş bir sığınak gibiydi. çöp konteynırı ve yangın merdivenin tam arasındaydı. kopmuş kapağı araya sıkıştırıp üzerine de battaniyeyi örtünce tam bir kulübe oluyordu.

ama adam bugün açık ve temiz havada uyumak istiyordu. çünkü hayatanın son gecesi bile olabilirdi. yaklaşık on beş dakika önce vurulmuştu ve kan kaybediyordu. yırtık pantolonundan bir parça koparız böbreklerini parçalayan kurşun yarasını temizlemeye çalışmıştı. ancak hastaneye gitmediği için bunun da pek işe yaramadığını biliyordu.

yine de sakindi. hayat devam etmiyordu, kulağında uçmuş ses tonuyla her şey yoluna girecek diyen bir zencinin sesi yoktu. son bir kaç aydır kendisini dilenci sanıp üç beş kuruş atan süslü kadınlar dışında kimseyle konuşmamıştı. kendisine seslenen mülk sahiplerini duyuyor, ama duymazdan geliyordu. seslerinde hep aynı öfke vardı çünkü.

“defol burdan.” 
“siktir git kapımın önünden”
“al şu 5 lirayı da git. gözüme görünme bi daha”



Aynadaki yalnız orospu çocuğu.
12:56

Aynadaki yalnız orospu çocuğu.