kendinize bir sınır koyma zamanı gelmiştir, çekip gitmeler cumhuriyetinde bekleyenleriniz vardır belki. önce bir sürü eğer düzenlersiniz aklınızın bavulunda, sonra matematik hocanız gelir; -eksileri artıları iyice hesapladın mı- diye sorar gibi bakar size. ardından edebiyat hocanız dikiliverir karşınızda -mefail ün müydü me fail ün mü- diye sorar; faili meçhul dersiniz ve sıfırınızı da eklersiniz valizinize, ardından coğrafya hocası dikilir karşınıza - gittiğin coğrafyaya yakışacak mısın, toroslar çok sıralı gelmesin sana- cevaplayamazsınız sadece gittiğinizin yerin adını yazdınız diye bir de 2 eklersiniz valizine. uzun eşşek oynayalım mı diye zıpırca gülümser arkadaşlarınız - tek misin çift mi- siz de cevap olarak bir de yastık alırsınız yanınıza. tarih hocasına geldi sıra - söyle bakalım ülkemizi paylaştıklarında çekip gittiğin yeri hangi soysuzlar istiyordu- onu bilmem ben sadece giderim dersiniz, tarihe yazılacak sözler söylemediniz ancak cevap verdiniz; cevabınız 5 puan değerinde. tarihi birazcık kurtardınız. felsefe hocasında şimdi sıra, rendekardan evrilmiş eğreti laflar;
-düşünüyorsun neden yoksun o halde, sen gittiğinde burada kalanlar var olmaya devam edecek mi, yani sen yoksan hiçbiri olmayacak mı?--düşünmeye devam ediyorum ama yokum-- ben düşündüğüm sürece onlar hep var, kalan 1 giden0 - diyeceksiniz. cevabınızdan etkilenen felsefe hocası kanaat notuna 10 ile kayda alacak adınızı. bilgisayar öğretmeni dikilecek karşınıza - hata 404 ne demek- der. -aradığınız sayfa bulunamadı hocam- dersiniz; işte şimdi bilgisayar mantığıyla 11' i hackettiniz.

fizik ve kimyadan zaten hiç çakmazdınız, yine de sorarlar size - şimdi biz birbirine bağlı ama birbirinden ayrı parçacıklar mıyız?, giderken çözünürlüğümüz artar mı? sahi hocam şeker suda erimezmiş, sadece gözle görülemeyecek kadar mikro parçalara ayrılırmış, öğrendiğimiz iyi oldu. soru soracak tek kişi kalır geriye kendiniz; gitmek mi zor kalmak mı? ya amigdalanız ne tepki verecek bu gidişe, bari onu da arkanızda bırakın giderse zaten hiç sizin olmamıştır. arkanızdan sallanacak elleri hesaba katmayın hiç, size gitme demeyecekler, size kal demeyecekler. rest çekeceksiniz blöfünü gördüm diyecekler ancak kartları açtığınızda görecekler floş royali. kendinize ait ne varsa hackedilmiş, geri alacaksınız bir bir, zoraki bir gülümsemeyle oysa onlarda kalsın istiyordunuz.ingilizce hocası görünecek uzaklardan yine o içgıcıklayıcı soruyu soracak "ver ar yu fırom" - ay em fırom anyver- diyecek ve kalıplara meydan okuyacaksınız çocuk ingilizcesiyle, diyebilecekseniz amenna, bal gibi biliyorsunuz nereli olduğunuzu yine de 12'yi hackettiniz. ve gerisi bildik şeyler işte , bir gidiş için gereken nedir? bir bilet ve bir valiz, bir kamyon dolusu az kullanılmış eşya ve hesap kesimleri. 21 kez düşünecek 1 kerede halledeceksiniz bu işi, yoksa kartları iyi saymadınız mı?

herşeyi yanınıza aldınız. durun aslında yanınıza aldıklarınız herşeyiniz değildi, herşeyinizi bırakmaya hazır mısınız? nasıl çekip gitmiş bir şaman? siz koşmuyorken de sonsuz bir at olabilir misiniz? gerçek herşeyin üstünde miydi? öyleyse onu da ardınızda bırakacaksınız. hırkalarınızı çatışmada bıraktınız ve koca bir şehrin kursağında haram bir lokma gibi oturmaktansa gitmeyi tercih ettiniz. bütün sınavlardan aa almadınız ama sorulara verebildiğiniz kadar cevap verdiniz. gücünüz yettiğince. çan eğrisi kimin umrunda.

yine de çekip gideceksiniz eğer her -gitmenin bitmek olmadığını da biliyor- olmalısınız, yani şehir değiştirmek değiştirecek mi sizi, yalnız kalmanıza bahaneler üreteceksiniz hepsi bu. bunu da kabullendiyseniz çağırın bir korsan taksi, çünkü bir daha hep sarı taksilere binmek zorunda kalabilirsiniz. ne yani onların ki de emek değil mi? hem valizlerinizi daha içten taşır onlar, inanmazsınız ama arkanızdan el bile sallarlar, her şeyi bırakıp gidecekseniz biraz da illegal bir gidiş olmayacak mı zaten?

eh artık yolun başına geldiniz evet evet sonuna değil başına, geldiğiniz yere dönüyorsunuz, ikinci tura geçiyorsunuz ve tur bindiriyor canınızı son kez yakmak isteyen birileri, tüm maskelerinizi unutmadınız inşallah, gittikten sonra orjinallerini bulmak epey zaman alırdı çünkü. güneşin ilk ışıklarıyla artık bu şehrin sabahında olmayacaksınız. iyice vedalaştınız mı, denizin tuzunu fazla kaçırmadınız umarım. giderken ağlayacaksanız açın işte gidiyorumu. mendile gerek yok içinizdeki hüznü silemedikten sonra. bayram harçlığını az önce kaybetmiş mahsun çocuk gibi bakmayın öyle, ilk giden siz değilsiniz ya? lodosta karaköy iskelesi batacak değil siz gittiniz diye, batsa bile yenisini yaparlar göremediğinizle kalırsınız.

haydi "iyi yolculuklar" deyin kendinize... gitmenizi istemediği halde kal demeyenler için bir şişe su dökün arkanızdan ve sırf kendilerini yenemediler diye. bırakıp gittiğiniz herşey için bir fatiha okuyun, ateist bile olsanız okuyun çünkü kalan ruhunuzun hackkıdır hem fonetiği güzel...güzeldir herşeyi bırakıp çekip gitmek, bazı güzelliklere dayanmaz yürek, yüreksizliğe de hazır mısınız? korkaklıktan bahsetmiyorum artık sizin göğsünüzde saklayamadığınız öksürüklerinize, içinize gömdüğünüz hıçkırıklarınıza eyvallah demeyecek olan yüreğin vicdani reddinden söz ediyorum . aman yüreğinize iyi bakın giderken, hala zamana eş işliyor mu? gittikten sonra spontane bir yaşama savrulmaya hazır mı? son kontrollerini yapın, hem neyi çekip gideceksiniz giderken? siz en iyisi perdeyi de çekin giderken. prestijiniz sağlam olsun...

sahi herşeyi mi bırakıp gidiyorsunuz, yoksa her şeyi mi?

gittiğim yer(ler)e kendimi de götürdükten sonra gideceğim yerin bir önemi var mı?
14:33

gittiğim yer(ler)e kendimi de götürdükten sonra gideceğim yerin bir önemi var mı?



kafam karışıyor a oğul,
ne marx'ın kanlısı var
ne de lenin'in beşik kertmesi, 
oturup bir pınar başına hiç türkü yaktı mı brecht
ya da filistin askısında 
kelime-i şehadet getirtildi zorla che guevara!
lorca, hiç düşündümü başlık parasını, 
mayakowski'nin en yakın arkadaşı 
ezildi mi panzerlerle taksim meydanı'nda...
ve tuz, ekmek ve şeker
hiç bu kadar ışıldadı mı herhangi bir toprak parçasında
herhangi bir çocuğun avuçlarında
denizden yeni çıkartılmış yakamozlar gibi
türkiye'de olduğu kadar.

küçük iskender..
küçük iskender - dicle ile fırat
11:30

küçük iskender - dicle ile fırat


biz hiç tanımadan bile çok rahat bir şekilde insanlar hakkında konuşurken, sus artık, bana ve onların hayatlarına ahkam kesme diye seslenen bir şaheser. oysa insan zaaflarına yeniliyor ve birşeyler söylemek istiyor. o kadar derin ki; herkes baktığı yerde bambaşka birşeyi görüyor. raif bey,bana a hunchback boy tablosunu çağrıştırıyor. kambur u anımsatan bir adam; o derece ürkek, o derece güvensiz ama bazılarına nasıl da sevilesi gözlerle bakan ve bazılarının ona bakarken içi giden bir kambur. 

raif bey, yirmi dört sene boyunca dantel gibi işlenmiş bir yalnızlığı taşıyor ve sonrasında kısa bir ara, sonra tekrar başlıyor yalnızlığa. bir insana ihtiyaç duymamış, bunun anlamını yaşayarak öğrenmiş. hayatında kimseyi aramıyor iken, biri olsun diye asla uğraşmıyor ama onu buluyor. yaşadığı, hayal ettiği tüm güzellikleri onda yaşatıyor. bu ne hastalıklı bir aşktır, ne de platonik. 
mazisi ağır çeken bir adamın iticiliğinden uzak, masum bir ilk aşk yaşayan adamın derinliğinde gider gelir bu aşk. diğer insanların sesleri yalnızca gürültüdür çünkü onun sesi her şeye yeter. tıpki tek bir yıldızın yokluğunun, bir kervanı tepetaklak etmesi gibi.

crash filminin yönetmeni de bir konuşmasında; çarpışıp duruyoruz, birbirimize dokunmaktan bu kadar çok korktuğumuz için demişti. bu kitapta yıllarca önce dile getirilmiş bu gerçek. savaşın seslerinin duyulduğu bir zamanda, tüm griliğe inat kırmızı bir cümledir raif ve maria. onları eleştirmek gibi övmek de, yaşadıklarını anlamdırmaya çalışmak da bir zavallılık gibi geliyor insana. bir sayfada biri diğerine şöyle sesleniyor:

"şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! bu eksik sana değil, bana ait...bende inanmak noksanmış...beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum..bunu şimdi anlıyorum.demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar...ama şimdi inanıyorum...sen beni inandırdın...seni seviyorum..." diyor.

diğeri ise yıllar sonra:
"bir insan bir insana herhalde yeterdi" diyor... yetip yetmeyeceğini hiç düşünmemiş bile. diğerleri o kadar önemsiz ki. oysa biz ne öğrenmiştik: bu çağda asla tek kişi yetmez! hiçkimse de yetecek kadar etmiyor zaten. 
üstünde yazdıkça insanın battığı bir kitap bu. ..ve okurken, böyle değerli bir yazarı nasıl bir yazgıyla harcadığımızı düşündükçe çok acı duyuyor insan..
kürk mantolu madonna
15:34

kürk mantolu madonna