Eylül'ün yine ilk günleriydi. Bejanla beraber çay içip cigaralarımızı tüttürecek yer arama derdindeydik. -ki bulduk. Oturduk. Dikkatimizi ilk çeken, karışımızdaki çitin hemen arkasındaki kedi oldu. Çitin arkasına saklanmış bizlere dışardan bakıyordu öyle. Ama bir o kadar dikkatli, tedbirli. Sanki biri ona taş atacak, o da hemen kaçacak bir delik arayacak, girecek edasıyla hazır bekliyordu öyle.
Sonra bizden haylice yaşlı bir ablamız, 'Ne içersiniz?' diye sordu bize.
Biri demli olsun. Diğeri de birazcık açık.
Bejan çayını ne demli ne de çok sıcak sevmezdi. Belirli ritüelleri vardı. 
Ona göre sıcak çayı hemen içmek, yemek borusu kanserine yakalanma şansını 10 kat arttırıyormuş falan.
'Hewal' dedim, 'Boşver onları, bir defa geliyorsun şu dünya'ya. Ye, iç, sıç ne olacak sanki!?' dedim. Demez olaydım. Başladı yine 'Çok sigara içip, fazla bira içip, çayı da su gibi tüketiyor 'muşum, sağlığıma dikkat etmem gerekirmiş, yoksa Kürdistan'ı göremezmişim" diye espri de yapınca gülmeye başladık bir an.
Gittiğimiz yerler, öyle yerler ki, ne Wan'a benzer ne Amed'e...
Başladı bana anlatmaya Wan'ı. Bende bir yandan cigaramı yakıp, çayımı yudumlayıp dinliyordum onu.
Tam anlattığı sırada da durdu bir an, "Baksana" dedi, arkamı döndüm, kedi çitten içeri girmiş, yanımıza kadar gelmiş, bizi dinliyormuş. 
Tabii Bejan durur mu, "Kedi de kesin Kürt kedisidir ha!" dedi. Başladık gülmeye. Sonra bir baktık ki, o cânım mekanın sahibi de bizle beraber gülüyor. Bejanım durur mu, "Yav orada tek güleceğine gel, beraber gülelim ablam" dedi. 
Geldi, oturdu. Cigaramdan ikram ettim, öyle bir dertli aldı ki eline cigarayı, kibriti öyle savurdu ki söndürürken... Bir nefes aldı, sonra da bir of çekti. Başladı anlatmaya;
Amed'de öğretmenlik yaparken bir adama aşık olmuş, birbirlerini her aşk hikayesindeki gibi çok sevmişler. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmez imiş. Sonra da madem bu kadar birbirimizi seviyoruz, evlenelim demişler.
Evlenememişler.
İstemeye gitmişler, ailesi ben Kürt'e kız filan vermem demiş, üstüne kovmuş bir de bunları. Bursa'dan dönmüşler yine Amed'e boyunları bükük.
Ablamız anlattıkça, Bejanla her göz göze geldiğimizde kaçırdık gözlerimizi birbirimizden. Bejan'da Kürt, hem de öyle böyle değil tam Kürt. (Ne demekse artık)
Anası, babasını kaybetmiş Bejan. Onun hikayesini de yazdım uzun uzun. 
Bizim aileye bak birde...
Bir yandan Ermeni, bir yandan da hâlâ o Türklük damarları devam ediyor ya, nasıl tav oluyorum anlatamam.
İnsanın kökenini saklaması, ne olduğunu kimseye anlatamaması kadar kötü bir şey daha yokmuş bu hayatta, onu anladım ben acı olsa da.
Bir an durduk, "Çayımız bitmiş" dedi ablamız, gitti içeri çay getirmeye. Biz de başladık kediyi sevmeye Bejanla...

bejanım...
08:26

bejanım...


elimde kayda değer hiçbir şey yok. zihnim puslu, birbirini kovalayan binlerce düşünce girdabı içinde
iki çift göz, umursamayan tavırlar içinde
içime döndüm, uyandım o anda
hiçbir şey kalmamış elimde oysa ki
gerçek sanıp savunduklarım ise olmuş bir muamma
herkes gitmiş, gözlerimi açtığımda taştan duvarlar sarmış etrafı
bense toplayıp tüm beni mahfeden anıları yakmaya çalıştım 
bir is kapladı tüm vücudumu, vazgeçtim
onlarla yaşamaya karar vermişken tam da başka bir çare belirdi;
"gitmek"...
düşününce geride kalanları;
gözü yaşlı bir ana ve birkaç deniz kabuğu

elimi atıp doldurunca umutlarla ceplerimi
yola çıkacağım günü beklemeye başladım
çünkü tek çare gitmekti.

gitmek lazım gelir bazen hayatta
bazen birilerinin hayatından, bazen bir şehirden
gitmek, ne unutturur ne yok eder. 

bir ağrısı var gitmenin
nereye, ama nereye olursa olsun gitmenin
hüzünle karışık bir ağrısı..

ve sonra Mayakovski gelir hüzün denilince o karışık durumda;

'hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır.' der.

sırt dönülür bir bireye, bir dünyaya, bir evrene: başka bir yere gidilir, ileri değil ama öne bakılır, öne gidilmişlikle değil ama arkaya olan uzaklıkla ölçülür gidişin uzamı. gerçekten hiçbir zaman gitmeyi istemeyiz, istenen kalmamaktır, durmamaktır, o halde varolmamaktır, aslında hiçbir şekilde varolmamaktır...

gitmek bu hiçbir şekilde var olamamanın, o dinmek bilmeyen iç sıkıntısının hareket halindeyken hissedilen azlığından beslenir. deviniyor iken şeyler, izlenimler, duygular ve düşünceler titreşmekte, bir şeyde yoğunlaşma dediğimiz ve en sonunda bu yoğunlaşmadan elde ettiğimiz koca hiçlik bize görünmemektedir. bu teselliyle gitmelere yelken açarız.

kalınan karada kusturucu bir soğuk ve kuraklık, susuzluk; gidilen ve gitme yolu olarak seçilen denizin ufkunda ise şiddetli ve büyülü fırtınalar vardır. 

gitmenin yalancı kurtuluşu bir gelenle, tinin ve varoluşun sonsuz acısını parlatan şimşekle kesilir denizin orta yerinde. yıldırım denizin orta yerine saplanır ve donar, içinde bulunulan ruhun gemisi bu buz dağı benzeri donmuşluğa çarpar. gidiş hiç beklenmeyen acının yeniden dirilişi ile sonuçlanmış, gemi batmaya başlamıştır dibinden su alarak. şimdi gökten gelen, denizde öylece gideni tekrar karaya vurdurmanın sevinci içerisinde bilinçsizce kendisinden geçmektedir. ruh ise kendi gemisiyle birlikte gitmeye, kaçmaya çalıştığı dibe, karaya, toprağa tekrar değmekle kaçtığını ve uzaklaştığını sandığı yere tekrar dönmüştür.

o halde bu zamanın geçişi ve mekanın değişimi, bu durmaksızın arkada kalan görüngüler kuşağı ne işe yaramıştır? bunca şeyin biçiminin değişmesinden başka bir yere gidişinden sonra bile, ruhun varoluşun başka adalarına doğru yolculuğunun getirdiği bu gidiş eksenli değişimden sonra gene aynı yere gelmek... bu kişinin gitmesinin ve başka şeylerin onun ardından gelmesinin yarattığı delikler, bunlar neyle kapanır?

sadece kişi gider, - şeyler aslında hiç gitmez, onlar sadece gelir - ve sadece şeyler gelir. yaşam sürdüğü sürece bu savaşta kazanan hep nesne olur, yaşam gelmenin terazisinde şekillenir ama ölümle birlikte kişi üstünlüğü ele geçirir ve gidişi hiçbir şekilde kesilemez.

peki ya yaşamında gitmeyi isteyenin içinde bulunduğu çaresizlik, bu ölümle gelen üstünlükle gölgelenebilir mi?..

kim bilir?

yaşamında gitmeyi isteyenin, içinde bulunduğu çaresizlik
06:08

yaşamında gitmeyi isteyenin, içinde bulunduğu çaresizlik



bir varmışsın, bir yokmuşsun aleminde, sırıtan ün benliğe, fiziki görünümlerin alelen sergilenmesinden öte, manevi ya da içsel ya da her neyse tüm ruhun girdiği garip dürtü diye tabir edilmesi mümkün gelen, ard niyeti olmayan bir kalbe pek yakışan tüm ölçütlerin ötesinde, tanımlamak zorunda kalınımdan böyle dibine vurmak, bir nebze olsun soyutlanmak ne varsa o anda yanında hepsinden kopmak, dört duvar arasında kalmak değil, herkesin arasında hiç birşey olmak gibi bir şey yalnızlık.

aslında var olmaktır, kendini öyle bir tartıya koyar ki bu tartı ölçü kuramlarından ötedir, şiirler okunmaya çalışılır, şarkılar dinlenir, kitaplar okunur, birşeyler düşünülür ama çıkmayan şey yalnızlıktır o an aklından, böyle benliğin patlaması gibi bir şey, önlük giyerken ilkokulda anneden ayrılmışcasına sahidir, yaşamaktır o an hiç olmadığı kadar hayatı.

kendini bir ahenk çıkmazında bulmaktır, sorun olan bir yere koyamamaktır, dinlemektir o an ne varsa hücrelerinde, düşünmek etraftakileri, mutlu yüzleri ve kendine bakmak bir anda, düşmek yine o emsalsiz boşluğa ve ardından bir yeni boşluk daha.

aslında tüm yalnızlıklar aydınlıkta yaşanır ama hepsi karanlıkta dile getirilir. çünkü tanınmaz o an da, o an en aktif formatında dillenir yürek ne varsa içinde. kendisiyle konuşmasıdır durduk yere, kendini haklı bulmasıdır insanın tüm yaşadıklarında, çünkü o an sadece kendini dinler, yalnızlık budur, kendine yazmaktır, kendini değersizlik abidesi ya da tam tersi görmektir, her defasında.

kaybetme korkusudur yalnızlık, elinde ne varsa bir çırpıda böyle gelir hani sarar etrafını, o an işte elindeki sigaradır yalnızlık, başındaki sevda, kağıda düşen damladır gözlerden, beden tepkiler onu, kızmak, öfke, isyan... yaşarsın yani tüm koyuluğuyla tek başına.

çaresiz kalmak gibi, geçmişe dönmek bir anda ''öf be ne günler yaşadım ben '' diyememektir bakıp bakıp aynaya, mazeret üretmektir her defasında, biraz daha geriye gitmektir şimdiki zamandan hep biraz daha geriye, uzatılan elleri geri çevirmek ve hep yakınmaktır yalnızlık.

birilerine kırılmaktır, sevmektir aslında onları böyle ölümüne, sonra kızmaktır kendine, onlara kırılmaktır, çocukça nedenlerle küsmek onlara, birilerini suçlamaktır.

uzaklaşmaktır, anne şevkatinden ve baba öfkesinden, bırakılmış hissetmektir, üniversitenin ilk günüdür, öyle bakmaktır şaşkın şaşkın etrafına, bir anlam aramaktır, baktıklarında ve bir anlam bulamamktır.

sıradandır ayrıca, pek uzun sürmez, gelir geçer, konar gider, öyledir işte. gözlerini açtığında koca bir tavandır oda'n da. anlatamamaktır işte, şimdi olduğu gibi her defasında.

efsaneler biriktirmek yarına ve yarından beklemektir ne varsa.
kendi yalnızlığımı anlatma çabası..
07:40

kendi yalnızlığımı anlatma çabası..