yaşamında gitmeyi isteyenin, içinde bulunduğu çaresizlik
06:08

yaşamında gitmeyi isteyenin, içinde bulunduğu çaresizlik


elimde kayda değer hiçbir şey yok. zihnim puslu, birbirini kovalayan binlerce düşünce girdabı içinde
iki çift göz, umursamayan tavırlar içinde
içime döndüm, uyandım o anda
hiçbir şey kalmamış elimde oysa ki
gerçek sanıp savunduklarım ise olmuş bir muamma
herkes gitmiş, gözlerimi açtığımda taştan duvarlar sarmış etrafı
bense toplayıp tüm beni mahfeden anıları yakmaya çalıştım 
bir is kapladı tüm vücudumu, vazgeçtim
onlarla yaşamaya karar vermişken tam da başka bir çare belirdi;
"gitmek"...
düşününce geride kalanları;
gözü yaşlı bir ana ve birkaç deniz kabuğu

elimi atıp doldurunca umutlarla ceplerimi
yola çıkacağım günü beklemeye başladım
çünkü tek çare gitmekti.

gitmek lazım gelir bazen hayatta
bazen birilerinin hayatından, bazen bir şehirden
gitmek, ne unutturur ne yok eder. 

bir ağrısı var gitmenin
nereye, ama nereye olursa olsun gitmenin
hüzünle karışık bir ağrısı..

ve sonra Mayakovski gelir hüzün denilince o karışık durumda;

'hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır.' der.

sırt dönülür bir bireye, bir dünyaya, bir evrene: başka bir yere gidilir, ileri değil ama öne bakılır, öne gidilmişlikle değil ama arkaya olan uzaklıkla ölçülür gidişin uzamı. gerçekten hiçbir zaman gitmeyi istemeyiz, istenen kalmamaktır, durmamaktır, o halde varolmamaktır, aslında hiçbir şekilde varolmamaktır...

gitmek bu hiçbir şekilde var olamamanın, o dinmek bilmeyen iç sıkıntısının hareket halindeyken hissedilen azlığından beslenir. deviniyor iken şeyler, izlenimler, duygular ve düşünceler titreşmekte, bir şeyde yoğunlaşma dediğimiz ve en sonunda bu yoğunlaşmadan elde ettiğimiz koca hiçlik bize görünmemektedir. bu teselliyle gitmelere yelken açarız.

kalınan karada kusturucu bir soğuk ve kuraklık, susuzluk; gidilen ve gitme yolu olarak seçilen denizin ufkunda ise şiddetli ve büyülü fırtınalar vardır. 

gitmenin yalancı kurtuluşu bir gelenle, tinin ve varoluşun sonsuz acısını parlatan şimşekle kesilir denizin orta yerinde. yıldırım denizin orta yerine saplanır ve donar, içinde bulunulan ruhun gemisi bu buz dağı benzeri donmuşluğa çarpar. gidiş hiç beklenmeyen acının yeniden dirilişi ile sonuçlanmış, gemi batmaya başlamıştır dibinden su alarak. şimdi gökten gelen, denizde öylece gideni tekrar karaya vurdurmanın sevinci içerisinde bilinçsizce kendisinden geçmektedir. ruh ise kendi gemisiyle birlikte gitmeye, kaçmaya çalıştığı dibe, karaya, toprağa tekrar değmekle kaçtığını ve uzaklaştığını sandığı yere tekrar dönmüştür.

o halde bu zamanın geçişi ve mekanın değişimi, bu durmaksızın arkada kalan görüngüler kuşağı ne işe yaramıştır? bunca şeyin biçiminin değişmesinden başka bir yere gidişinden sonra bile, ruhun varoluşun başka adalarına doğru yolculuğunun getirdiği bu gidiş eksenli değişimden sonra gene aynı yere gelmek... bu kişinin gitmesinin ve başka şeylerin onun ardından gelmesinin yarattığı delikler, bunlar neyle kapanır?

sadece kişi gider, - şeyler aslında hiç gitmez, onlar sadece gelir - ve sadece şeyler gelir. yaşam sürdüğü sürece bu savaşta kazanan hep nesne olur, yaşam gelmenin terazisinde şekillenir ama ölümle birlikte kişi üstünlüğü ele geçirir ve gidişi hiçbir şekilde kesilemez.

peki ya yaşamında gitmeyi isteyenin içinde bulunduğu çaresizlik, bu ölümle gelen üstünlükle gölgelenebilir mi?..

kim bilir?