İstanbul’un Götürdükleri
03:45

İstanbul’un Götürdükleri




Hayatımda hiç, herhangi biri olmaya çalışmadım. Sevdiğim kadınlar, insanlar ve kızarmış ekmekler oldu benim.
Hayatımda hiç, herhangi bir yazara özenmedim, onun yazdıklarını okuyup, onun gibi yazmadım. Onun gibi düşünemedim. Aklıma geleni, gelmişiyle ve geçmişiyle yazmaya çalıştım, beceremedim.
Her insanın bir sevdiği oldu ya bu hayatta, annem babamı sevdi. Aşk oldu, ilk önce ablam sonra da ben… Az önce ne dedim ben, “Hayatımda hiç, herhangi bir yazara özenmedim.”
Leylâ Erbil, Özdemir İnce, Ahmet Erhan, Ahmet Telli, Emrah Serbes ve niceleri kardeşim!
Benim yazar anlayışım buydu kardeşim! Özdemir ve Ahmet okuyup aşık olmaya çalışıp, yine beceremeyip kitaplarıma kalan adamdım ben. Hoş, aşık olduğum bütün kadınlar hep kitapların içindeydiler. Bense dışardaydım kendi hayatımın.
Ama hiçbir cümle beni böylesine derinden yaralamadı, boğmadı. Bütün gerçekliği aldı geri getirdi;
“Az insan tanıyor ve kimseyi de sevmiyordum.”
Çok mu düşünüyorduk bu cümleyi? Az insan tanıyıp her defasında az konuşup ve yine az sevip gidiyor muyduk?
Yoksa biz sevemiyor muyduk? Veya seviyorduk ama biz mi sevilmiyorduk? Bir insanı sevmek şart mıydı?
Yani bir insan, yine bir insanı sevmek zorunda mıydı? Susam ezmesini ya da kızarmış ekmeği de sevemez mi bir insan? Yetmez miydi, yoksa fazlasını mı isterdik?
Sevişmeyi mi özlerdik yoksa Ortaçgil dinlemeyi mi?
Ne kadar çok soru sorduysak, o kadar mı özlerdik her şeyi?
İstanbul’u da severdim. Ama galiba o sevmedi beni. Eksik mi geldim ona yoksa varlığımı dahi hissetmedi mi? Hayalet miydim ben onun için? Martılar kadar değerim var mıydı? Beni boşver İstanbul, martılar daha önemli benden.
İstanbul beni sevmedi galiba, yoksa bu kadar götürür müydü benden beni?