Güneşin Batı'sını Görememek
07:11

Güneşin Batı'sını Görememek


Yine metro'dayım. Yanımda yaşlı bir kadın var. Kucağında da 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu. "Anneanne, bana şeker alırsın değil mi?" diye soruyor anneannesine. O da "Alırım tabii, hem de en kocamanından!" diyerek, belki de yılların vermiş olduğu emekle, sertleşmiş elleriyle gösteriyor büyüklüğünü şekerin. Onun neşesi ve gelecek hayatında neleri beklediğinin endişesini duymadan yaşadığını bilmesi, bir an hoşuma gitti. Bu kadar idi belki o anı'm.

Kitabım yanımda olduğu sürece yolculuk esnasında müzik dinleme ihtiyacı hissetmiyorum. Ve hatta metro beklerken, ayakta kitap okuyorum. Benimki zaman geçsin diye değil, başımı kaldırıp insanların çaresizliğini görüp, üzülmemek en nihayetinde. Özellikle de iş çıkış saatleri. Öğrenciler beni pek üzmezler ama özellikle de lise okuyan öğrenciler oldukça başımı şişirir yolculuk esnasında. Onların yaşındayken biz böyle miydik ki ya da farksız bir durumda mıydık diye kendime sormuşumdur muhakkak yıllarca. Değildik. Ama konumuz bu değil ya! Ya da anlatmak istediklerim, tam olarak bu değil. Hem bana ne liseli öğrencilerden.

Bugün oldukça yorgunum. Ruhen filan değil, ruhen yorgun olduğum zamanlarda bırakın buraya bir şey yapmayı, kalkıp suyumu bile içemezdim. Bedenen yorgunum. Biraz da başım ağrıyor. Ama benim ilacım ağrı kesici alıp veya başörtüsünü başına sertçe takıp geçirmeye çalışmak değil. Benim ilacım Birsen. Benim ilacım Ortaçgil.

Kitabımı okurken aklıma takılan çok şey oldu ve belki de bu yüzden son 30 sayfayı güçlükle okudum. Ucu her dokunan kelime veya cümleyi birden fazla okuyup kendime sorular yönelttim. Ama yine bir cevap alamadım. Zaten kendime sorduğum sorular hep cevapsız kaldı. Bu şaşırtmadı beni.

Dün bahsettim ya, Murakami okuyorum diye. Kitabını bitirdim yaklaşık 2.5 saat önce. Metro'nun son durağına geldikten sonra, aktarma yapmam gereken metro'ya bindim. Bu sefer oturmadım. Üç durak için oturmanın mantıksız olacağını, ayakta durursam belki biraz rahatlayacağımı düşündüm. Üç durak sonra metrodan indim fakat kitabım bitmemişti. Kitabı kapatıp, metronun çıkış merdivenlerine doğru gittim. Hiçbir zaman yürüyen merdiven ya da bant kullanmam. Çünkü onlar insanı daha çok yorar. Benzinliğin yanından geçip, doğruca yukarıya doğru yürümeye başladım. Son dört sayfa kala, kitabın nasıl bitebileceği konusunda kafa yordum. Sonunda şaşırabileceğim bir şey beklemiyordum çünkü kitabım beni doyurmuştu kelimeleriyle. En sonunda evin olduğu sokağa girdim. Bugün Cuma olduğu için mahalle pazarından gelen komşumuzun elindeki poşetleri aldım. Biraz yardım ettim. İkinci sefer gidiyormuş, turşuluk bir şeyler almış. Kapıya yöneldim. Yine kitli olan kapıları açtım. Sahi, kapıları açmak keşke bu kadar kolay olabilse. İçeri girdim. Üstümü çıkartmadım, sadece ellerimi ve yüzümü yıkadım her zamanki gibi. Yatağımın üstüne oturup, sırtıma bir yastık koyup, cenin poziyonuna girip kitabıma devam ettim. Dört sayfa bittikten sonra ben de kitabın sonuna doğru Hacime'nin yaptığı gibi gözlerimi tavana dikip hayal kurmaya başladım. O, çöl hayal ediyordu.

Gözlerimi ovuşturdum, sonra fark ettim ki hayal dahi kuramamışım o an. Belki Hacime gördü ama, ben göremedim. Sınırın Güneyi'ni gördüm ama, Güneşin Batı'sını maalesef göremedim. Bu da bana aşk olsun.