Bugüne de Kudsi Erguner ile uyandım. Kimsenin yanımda olmadığı, yağmurlu, dışarıdaki pazar koşuşturmacasından uzak, kendi iç dehlizinde kaybolmuş bir adamı oynuyorum yine.

Kafamın içindeki şeyler hep ileriye yönelik ve bunun zorluklarını çekiyorum şu sıralar. Keşke'li cümleler kurmayı bırakıp, iyi ki'li cümleler kurmaya başladım bir sene ardından okuluma dönünce. Farklı yüzler ama aynı heyecanların yanı sıra eksik olmanın hüznünü buldum birazda. Kendime bol proteinli bir kahvaltı tabağı hazırlayıp, dizi izledim. Dizi bittiğinde ise, kendime ait olan sorumluluklarımı -ki bu İstanbul'dan sonra daha bir belirginleşti bende- yerime getirdim.

Bach dinleyip, ödev yaparken buldum kendimi bir anda. İstanbul'dan gelen malzemelerimi kontrol ettim. Eksik şeyler vardı aslında. Ama olmadığı için değil, bitirdiğim veya kullandığım için. Okulun ortalarını hatırlıyorum da, şimdiki gibi gitme isteği yokmuş, onu anlıyorum. Sabah alarmını kaç defa ertelediğimi hatırlamazdım o sıralarda. Şimdi ise daha alarm çalmadan uyanıyor, kahvaltı yapıyor ve yola çıkıyorum. Metro'da kitap okuduğumu zaten biliyorsunuz, yinelemek istemem. Ama okulun ya da bölümün kapısından içeri girince yine başka bir kitap okuyormuşçasına bir hisse kapılıyorum. Aslına bakarsanız doğru ve yerinde bir his olmalı bu.

Babam aradı bugün. İstanbul'u bırakıp, Bursa'ya döndüğümde her konuştuğumda, daha doğrusu "Okula gidip geliyorum." dedikten sonra, onun hissettiklerini az çok anlayabiliyorum. Bir babaya, "Senin oğlun n'apıyor şimdi?" diye sorduklarında, hem üniversite mezunu hem de çalışıyor demesini gönülden söylemesini istemez mi her çocuk? İster, istemeli. Bir de, telefonu kapatmadan "Olaylara karışma." dedi. "Karışmam karışmam." dedim. Karışmayacağımı biliyor fakat apolitik kalmayacağımı biliyordu babam. Ve eğer ben karışmam dersem, karışmayacağımı da...

Gönlümden ve beynimin içinden geçenleri gerçekleştirmemi az bir süre kaldı. Güzel insanlar tanımaya zamanım var mı bilemiyorum. Lakin özel bir insan tanıyacak cesaretim de yok. İnsan defalarca sevemez herhalde. Sever ama, ilki gibi olur mu ki? Yine aklıma geldi, ölüm yıl dönümü yaklaşıyor.

Önümde çook uzun olmasa da güzel bir süreç var. Bir şeyleri yoluna koyup, yine kendi ayaklarımın üzerinde duracağım güzel günlere...
Güzel günler, bekler mi bizleri?
07:00

Güzel günler, bekler mi bizleri?


Yine metro'dayım. Yanımda yaşlı bir kadın var. Kucağında da 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu. "Anneanne, bana şeker alırsın değil mi?" diye soruyor anneannesine. O da "Alırım tabii, hem de en kocamanından!" diyerek, belki de yılların vermiş olduğu emekle, sertleşmiş elleriyle gösteriyor büyüklüğünü şekerin. Onun neşesi ve gelecek hayatında neleri beklediğinin endişesini duymadan yaşadığını bilmesi, bir an hoşuma gitti. Bu kadar idi belki o anı'm.

Kitabım yanımda olduğu sürece yolculuk esnasında müzik dinleme ihtiyacı hissetmiyorum. Ve hatta metro beklerken, ayakta kitap okuyorum. Benimki zaman geçsin diye değil, başımı kaldırıp insanların çaresizliğini görüp, üzülmemek en nihayetinde. Özellikle de iş çıkış saatleri. Öğrenciler beni pek üzmezler ama özellikle de lise okuyan öğrenciler oldukça başımı şişirir yolculuk esnasında. Onların yaşındayken biz böyle miydik ki ya da farksız bir durumda mıydık diye kendime sormuşumdur muhakkak yıllarca. Değildik. Ama konumuz bu değil ya! Ya da anlatmak istediklerim, tam olarak bu değil. Hem bana ne liseli öğrencilerden.

Bugün oldukça yorgunum. Ruhen filan değil, ruhen yorgun olduğum zamanlarda bırakın buraya bir şey yapmayı, kalkıp suyumu bile içemezdim. Bedenen yorgunum. Biraz da başım ağrıyor. Ama benim ilacım ağrı kesici alıp veya başörtüsünü başına sertçe takıp geçirmeye çalışmak değil. Benim ilacım Birsen. Benim ilacım Ortaçgil.

Kitabımı okurken aklıma takılan çok şey oldu ve belki de bu yüzden son 30 sayfayı güçlükle okudum. Ucu her dokunan kelime veya cümleyi birden fazla okuyup kendime sorular yönelttim. Ama yine bir cevap alamadım. Zaten kendime sorduğum sorular hep cevapsız kaldı. Bu şaşırtmadı beni.

Dün bahsettim ya, Murakami okuyorum diye. Kitabını bitirdim yaklaşık 2.5 saat önce. Metro'nun son durağına geldikten sonra, aktarma yapmam gereken metro'ya bindim. Bu sefer oturmadım. Üç durak için oturmanın mantıksız olacağını, ayakta durursam belki biraz rahatlayacağımı düşündüm. Üç durak sonra metrodan indim fakat kitabım bitmemişti. Kitabı kapatıp, metronun çıkış merdivenlerine doğru gittim. Hiçbir zaman yürüyen merdiven ya da bant kullanmam. Çünkü onlar insanı daha çok yorar. Benzinliğin yanından geçip, doğruca yukarıya doğru yürümeye başladım. Son dört sayfa kala, kitabın nasıl bitebileceği konusunda kafa yordum. Sonunda şaşırabileceğim bir şey beklemiyordum çünkü kitabım beni doyurmuştu kelimeleriyle. En sonunda evin olduğu sokağa girdim. Bugün Cuma olduğu için mahalle pazarından gelen komşumuzun elindeki poşetleri aldım. Biraz yardım ettim. İkinci sefer gidiyormuş, turşuluk bir şeyler almış. Kapıya yöneldim. Yine kitli olan kapıları açtım. Sahi, kapıları açmak keşke bu kadar kolay olabilse. İçeri girdim. Üstümü çıkartmadım, sadece ellerimi ve yüzümü yıkadım her zamanki gibi. Yatağımın üstüne oturup, sırtıma bir yastık koyup, cenin poziyonuna girip kitabıma devam ettim. Dört sayfa bittikten sonra ben de kitabın sonuna doğru Hacime'nin yaptığı gibi gözlerimi tavana dikip hayal kurmaya başladım. O, çöl hayal ediyordu.

Gözlerimi ovuşturdum, sonra fark ettim ki hayal dahi kuramamışım o an. Belki Hacime gördü ama, ben göremedim. Sınırın Güneyi'ni gördüm ama, Güneşin Batı'sını maalesef göremedim. Bu da bana aşk olsun.
Güneşin Batı'sını Görememek
07:11

Güneşin Batı'sını Görememek