"İnsan bin yıl bile yaşasa, yine de, kendine kattığı sevgiyi sürekli çoğaltabilir." demiş Eckehart.

Öyle geceler yaşıyoruz ki anlamlar silsilesi içinde kendimizi kaybedip buluyoruz. Ve bunu hiç usanmadan her gece yapıyoruz. Yataklardaki benliğimizi değiştirmiyor, ruhun üstüne bir ruh ya da bedenin altına bir beden sıkıştıramıyoruz. Yaşımız dolayısıyla da geçmişimiz dediğimiz, birkaç yıl öncesine isabet ettiği için, kolay anımsıyor ve unutmuyoruz. O yataklarda aynı şekilde uyuyor ve yine aynı hayalleri ya da ötesine geçerek insanları yanımızda tutuyoruz. Zira hayaller dışında yanımızda kalabilecek, soyut duygulardan yoksun olduğumuz vakit, arkasına bakmadan gitmeyecek, belki bir demlik çay demleyemeyecek, lâkin varlığını dört duvarın ötesine taşımamıza yardım edecek başka kimsemiz olmayacak.

Güneş'in doğuşuna şahit olduğumuz sabahları geride bıraktık. Yağmurdan kaçar olduk. Yağmurdan kaçan insan, sevdiğinden de kaçar mıydı? Bilmem.

Üsküdar'ın yokuş merdivenlerinden, Kadıköy'ün hep yalnızlık kokan sokaklarından, Beşiktaş'ın laçkalığından, Taksim'in şöhretinden daha İstanbul'a alışmadan, vazgeçmeye çalışır mı insan? Ve gittiği her yerde, dilinde hep aynı şarkı mı olur? Bu anların çelişkisi bağlıyor zaten İstanbul'a, kalabalığı, köprüleri, kuleleri değil.

Kötü günler yaşıyoruz. Ya da bunu daha da küçülterek; içimizden bazıları yaşıyor diyelim. Battaniyesi ile vücudunun her yanını sıkı sıkı örten, bir şekilde sıcak tutmaya çalışan ama insanların içinde narin kalmak zorunda bırakılan bir bedenin, kendi ruhuyla çeliştiği yıllarını sır gibi saklayıp, büyüdüğünü dahi anlamadan "Neredeyim ulan ben?!" sorusuyla, elmacık kemiğinin tam üstüne şiddetli bir tokat yemiş, ayakkabıları su almaya başlamış, vapurun üst katına çıkarken, rakıyı fazla kaçırmış gibi bir sağa bir sola savrulmayı mutluluk zanneden bir tutam insanız. Değil mi?

Vapurun ya da yolun nereye gittiğinin pek öneminin kalmadığı günler yaşıyoruz. Umarım İclâl altından kalkar bu ağırlığın.
gecenin karası.
16:07

gecenin karası.


Ölümü düşünmek veya bizlere kalan acılar, kaygılar ya da toplumun örtbas etmeye çalıştığı değerleri bir güvercinin yumurtasını koruması misali korumaya, ilerletmeye ya da bizlerin bazı zamanlar anımsadığı bu yitip gitmeye yüz tutmuş her bir değerin, insanın ardından bıraktığı kırıntıların peşinden gitmek, izlediğimiz bu yolda bazen çaresiz kalıp, ruhunu da yanına alıp hep hayalini kurduğumuz ya da ismini daha önce hiç duymadığımız bir şehre kendimizi atıp; yağmurun ya da o gri havanın kuşkusunda kendimizi boğduğumuz, kimi zaman bir kadeh şarap ile kimi zaman kıyıda kalmış, kapağı sararmış bir kitap ile bazen ise elimizi çenemizin altına koyup, perdenin arkasından gizlice dışarıyı izlemek gibi, hayata, insana dair geride kalan ne varsa, yatağın hep tam ortasına değil de köşesine oturup, ocakta unuttuğumuz ve kaynamasını beklediğimiz suyun iyice tükenmesi gibi; zamanla ve ölümle sınanıp duruyoruz.

İnsanın hayatını bir kitap, bir insan ya da bir mekân dahi değiştirebiliyor kimi zaman. Bazen bu üç nedenle ortaya çıkartacağımız bir imge ilişkisi ise, bizim aslında naif olan bedenimizin ve ruhumuzun birbiriyle iletişime geçmesini sağlıyor. Dolu olan ama bize her daim boş gelen odamızın, her gün yatmaktan ya da yazmaktan, boş zaman geçirmekten yana hiçbir şey yapmayıp, kendimizi geçtim; duvarın dilinden dahi anlamayan asalak bir toplum olduğumuz aşikâr.

Yatağımda hep bir yatak örtüsü kullanmayı sevdim. Yatak örtüsü ya da ismine ne diyorsanız; sanki gece boyunca gördüğümüz bir rüya, bedenimizin dinlendiği ve ruhumuzun harekete geçtiği, uykuya henüz başlamadan kurduğumuz hayalleri, korumak için o örtüyü kullandığımı biliyorum. İnsanın yatak çarşafının ne renk olduğunu, yorganın hangi desen ile göründüğünü, yastığın küçüklüğünü ya da genişliğinin ne kadar olduğunu benden başkasının görmesiyle, benim çırılçıplak İstiklal Caddesi'nde dolaşmam ile aynı gibi geliyordu. Yatak örtüsünü sevmek, hem acıyı korumak hem de yalnızca bana kalan tek yaşam alanı korumamla eşdeğer gibi. Önce gece uyumadan düzenli bir şekilde katlayıp, kenara koymak. Ardından da sabah uyanıp yataktan kalktığımızda, terlikleri de giyer giymez; o katlayıp kenara koyduğum yatak örtüsünü, yorganı da düzeltmem ile üstüne serip, ardından masanın üstündeki bardağı da bulaşık makinesine yerleştirip çıkmam ile kendimi rahat hissederim. Hayatımda yalnızca üç defa yatağımı toplamadan evden çıkmış ve o günün bitmesini bir an önce isteyerek, eve döner dönmez iki saat sonra tekrar uyuyacağımı bildiğim halde o yatağı tekrar düzenlerdim. Ve hâlâ pijamalarımı; sıcacık bırakıp, yataktan çıktığım o çarşafın tam ortasına yerleştirir idim. Sadece bir yatak, yorgan ve çarşaf üzerine aynı zamanda bir yatak örtüsünün belki de bir koruyucu çember olduğu yönündeki şu tezim, bazılarınıza gülünç, aptalca ya da düzenli veya korkutucu da gelebilir. Aslında pek de umurumda değil gibi. Ama bana kimse, yorganın altında kurduğu hayallerin bir benzerini, metrobüste ya da otobüste veya dolmuşta kurduğunu da söylememeli. İnanamam sadece.

Unutmadan, Pazar günleri yataktan çıktıktan sonra camı açıp, hâlâ yatağı havalandırmaya, biraz nefes almasına yardımcı olanlar, bu imgeleri kendine teslim etmesi, kendisi ve yarınları için geçerli bir sebep olamaz mı?

Belki...

(fotoğraf)
Yatak örtüsü
13:16

Yatak örtüsü


Demir ve paslanmış bir anahtarı çevirip, odamın kapısının kilidini açmakla başlıyordu benim kaygım. Olağan olmayı pek kendime yediremediğim, başucumda her daim beklemeyen bir bardak suyun, yanıbaşımdaki yatağın boşluğu ve kimsesizliğiyle her gece, ışıkları kapattığım anda başlayan kendimle konuşmalarım; dünyanın sadece yaşadığım evin sokağından ibaret olmadığını bilmekle, sanki sadece bu sokak bana kalmış gibi, esir ya da sokak lambasının çevresinde dönen sinek kadar yalnızlaşmış hissetmek miydi bana kalacak olan?

Eskiye dair bizi hatırlatacak ne kadar çok şey varsa hep bir kenara itip, yıllar geçtikten sonra keşke'li cümlelerin yerine, yarın'lı cümleleri kurmanın bir yolunu aramak, neden hep bize münhasır oldu? Telefon kulübeleri, çatısında daima yıkanmış ve kurumayı bekleyen çamaşırlar, gecenin 3'ünde korkmadan, yalnız başına gezen ve bir kap mama ya da bir kâse süt ile doyurulmuş ve asla çöpleri karıştırmayan kediler neredeler şimdi? Anacığının sandığında; ördüğü lifler, bir evin; her yerine yetebilecek kadar danteller, "misafir gelince" çıkaracağı ama aslında beklediği o misafirlerin hiç gelmediği yemek takımları ve havlular, üzerindeki renkli ve desenli peçeteler, onlar nerede? Her kötü bir olay olduğunda, el altından "Nereli bu?" diye 'sormayan' teyzeler şimdi nerdeler?

Bugün, hiç alışık olmadığım bir vakitte, öğlen 2 gibi kapı ziliyle uyandım. Camdan dışarıya, yukarıya doğru bakındım. Bir kadın, elinde bir tepsi ve içinde tabak tabak aşureler. Hızlıca üstümü giyip, kapıyı açtım. Uyandırdım evladım kusuruma bakma cümlesiyle karşılaştım, Olur mu öyle şey, iyi de oldu dedim. Aldım tabağı, gittim mutfağa. Dolaptan bir tabak çıkartıp ona döktüm tamamını. Annemden öğrenmiştim, çok az su ile çalkalayıp, âdet yerini bulsun diye besmele daha çektim. Tabağı da uzatırken Allah kabul etsin dahi dedim. Bursa'nın bu küçük, birbirini tanıyan, iki sokaklı mahallesinde herkes birbirini tanır ve bütün yollar âdetlere geldiğinde kusursuz işlerdi. Eskiden, Aleviler dağıtırdı, diğerleri yerdi. İki evle başlayan yolculuk, on beş eve çıkınca farklı kültürden olan insanlar; birbirlerinin kültürlerini aldılar ve değiştirmeyip ama paylaşıp bugünlere getirdiler. Tatlıyla pek aram olmasa dahi, bu sabahki şaşkınlığım ve aylar sonrasındaki mutluluğum da bu yüzdendi. Fakat bu yaz hiç görmedim geceleri kapılarının önünde minderlerini dizip, kare bisküvilerini, çaylarını ve zararsız dedikodularını, şikayetlerini dinleyen insanları. Yaşam, onlara çalışmayı dayattı. Çalıştıktan sonra da yorulmayı. Birinin oğlu asker, şanslı ya İstanbul'a düştü Isparta'dan. Diğerinin oğlunun sadece Salı günleri izni var; hepimizin yakından bildiği bir teknoloji şirketinde müdür. Mavi boyalı evde ise fabrikada çalışan, bir hafta gündüz bir hafta gece değişen vardiyası ile zamanın kendine ve ailesine kalacak kadar yaşayan işçi.

Beni her sabah dürten, sabahın 6.30'unda: "Aren, kalk da şu bahçeyi sulayalım." ya da "Sıcacık ekmek çıkmıştır fırından, bir koşu gidip alır mısın?" diye yatağımın başucuna konup beni öpen, ısıran annem de emekli olmasına rağmen çalışan, hayatın işten sonrasında kendisine kalan vakti kadar TV'ye ve o saçma sapan dizilere ayıran, o yorgunlukla koltuğuna uzanıp, bir bardak çayını yanında tatlısı ve tuzlusuyla geçiştiren kadından geriye sadece işte o bir bardak çay ve bir çift terlik bırakıyordu. Ve pazar günü. Yıllardır değişmeyen, tükenmeyen şey de o'ydu. Soğuk ya da sıcak bir pazar günü; tam zamanında pişirilmiş yumurtalı-dereotlu omleti, öğleden sonraki pazar pazarı, akşam ne yemek yiyeceğiz telaşı ve bir demlik çayıyla geçiştirilen pazar sevinci. Bu insanların yıllardır değişmeyen tek şeyi pazarları idi. Benden arta kalan ise, İstanbul'da filanca bir semtte yaşamaya çalışmanın verdiği tedirginlik ve bugün ne giyeceğimden çok, yarın ne göreceğim korkusunu hâlâ içimde barındırıyor olmaktı.

Vaktimin kaldığı kadar.

(görsel)
Vakit kalmadı
15:40

Vakit kalmadı


Gece ile gündüz arasına sıkışmış, artık gölgeleri göremediğimiz mevsimin içine sürüklenmiş, yağmurdan sonra ortaya çıkıp, çaresizce yem arayan kırlangıç misali; yaşamlarımızdan geriye kalmış daha doğrusu dökülmüş, kimi zaman bir demli çay kimi zaman ise insanlarla dolu bir durakta ümitsiz, hiçten yana ve yanıbaşımızdan geçen kedileri dahi farketmeksizin, bir elinde ince bir poşet ama ıslak, diğer elinde ise avucunun soğukluğunu yüzüne vurmak istercesine bir duruşla bekliyordu otobüsünü İclal.

--

Evine varmadan markete gidiyor ve evdeki soyut varlıkların eksikliklerinden çok ekmek ve çekirdek alıp, merdiven basamaklarını yavaşça çıkıyordu. İclal, uzun saçlı, yeni basılmış kitap gibi parlak bir yüzü, demli bir çay gibi de gözleri vardı. İçeriye adım atar atmaz montunu kapının arkasındaki askılığa asmak yerine, kanepeye fırlatmış ve mutfağa girip, bilmem kaçıncı defa suyun altını açıp, sandalyeye ilişiyordu. İclal severdi suyun kaynamasını. Beklerdi. Bu ve bunun gibi sıradan şeyleri, insanların "Su kaynayana kadar filanca bir şey yapayım." tezini boşa çıkartıyor ve beklemeye koyuluyordu. İclal'in yorgunluğunu sadece bu alıyordu.

İclal her sabah erken uyanır, pencereden dışarı bakarken kapıcının ona getireceği gazeteyi ve ekmeği beklemeyi seviyordu. Kapıcı apartmana girene kadar gözden kaybolmasını bekliyor ve teker teker daireleri gezmesini bekliyor ve kapısının tam üç defa vurulmasını, eğer beş saniye geçerse zilinin çalınmasını biliyor ve buna rağmen beklemeyi seviyordu. Beklediği zaman diliminde ne mutfağa gider ne de kanepeden kalkardı. Seviyordu bir sonu olan beklemeleri. Arada bir süthaneye gidip, yoğurt ya da ezine peynirini alırken bile imtinayla peyniri beş liralık olacak şekilde dilime ayıran, beyaz önlüklü, ince çerçeveli gözlüklü, ak bıyıklı Hüseyin Bey'i izliyordu. Her gittiğinde torununu ve okulunu soruyor ardından iyi akşamlar dileyerek oradan ayrılıyordu.

--

İclal'in midesi kazınmış, buzdolabına yönelmiş ve üç domates, biraz sivri biberi çıkartıp, balkon kapısını da sonuna kadar açıp, radyosunun sesini biraz azaltıp menemen yapmaya başlayacaktı. Parlak mermeri olan tezgahının hemen altından tenceresini çıkartıp, biraz yağ koyup kızarmasını bekleyecekti. Beklemeyi sevdiği için önceden domateslerini üçgen dilimlere ayırmış, biberlerini ufak tanelere ayırmıştı. Soğan kullanmayı pek sevmiyordu İclal. Ama nefes aldığı şehirdeki adamın varlığını hissettiği her dakika, kızarmış yağ gibi sinirleniyor ve ister istemez gözleri doluyordu. İclal, kendini kandırarak gözyaşlarına soğanı alet ediyor ve onlarca soğanı birkaç dakika içinde parçalara ayırıyordu. Soğan çorbası öğrenmişti annesinden ama sevdiği için değil; ağlamak için. Çorbayı her yaptığında, sevdiğini bildiği kapıcıya da bir tencere dolusu ikram ediyordu. İnsan, aynı zamanda başka bir adam için gözyaşı dökerken aynı zamanda başka bir adamı sevdiği bir yemek üzerinden sevindirebiliyordu. Kapıcı Sabri Bey, hanımı Ferhan Hanım ve dört çocukları da İclal'i seviyorlardı. İclal, üniversiteye gitmediği zamanlarda Sabri Bey'in en küçük çocuğu Ali'ye matematik öğretiyordu. En büyük çocuğu olan Füsun'a ise kitaplar alıyor, okuduğundan emin olmak için ise bazı akşamlar kitap hakkında konuşmak için minik akşam çayı toplantıları düzenliyordu. Füsun, 17 yaşında olmasına rağmen Nazım Hikmet şiirlerini seviyordu. Utanarak İclal'e sevişmenin nasıl bir şey olduğunu Cemal Süreya okuduktan sonra kendisi hayal edecekti. Okuduğu lisede onun maviş gözlerine hayran kalıp, peşinden koşan çok fazla erkek olmasına rağmen, her erkekten babasından kaçtığı gibi kaçıyor bazen de yine babasının onlara sunduğu hayattan nefret eder gibi, kızgın ve küçümseyen bakışlarla korkutuyordu.

---

(fotoğraf)

Fakat İclal(1)
17:01

Fakat İclal(1)


Gittiğim yollar bitmiyor bir türlü. İçmek isteyip, içemediğim sigaralar, duraklarında bekleyip, binemediğim otobüsler, sıraya geçip ödemediğim faturalar, yorulup bir türlü koyunlarında dinlenmediğim kadınlar... 

Vapurun kapısına doğru yaklaşırken kalabalığın içerisinde kayboldum bir süre. Ardından ince bir sarsıntı ile kolumu çarptım, telefonumu düşürdüm yere. Kırmızı ayakkabılı, ince bacaklı, her iki ayak bileğinde ufak tefek yaralar ve telefonun tam da sol ayağının kemiğinin üzerine düşmesiyle acıyla sarsıldı kadın; tıpkı bir martının, gemiyi karaya uğurlaması gibi.

Sol elindeki telefonu sağ eline alıp, eğilerek önce telefonumu aldı, ardından ayağına dokundu. Aynı anda ben telefonuma, o ise ayağının acısına doğru eğilirken, saçlarından mıdır bilinmez, bir koku yayıldı burnuma. Sanki bir kış günü, cayır cayır yanan sobanın sıcağından bunalmış, pencereden dışarıya doğru kar yağışını izlediğin sırada, camı açıp biraz hava almak istemişsin de, pencereyi açar açmaz yüzüne vuran o keskin havayı bütün vücudumda hissetmiş gibi oldum. 

"Bir şeyiniz var mı?" diye sorduğum vakit, "Hayır, teşekkürler." cevabını aldıktan sonra telefonumun durumunu sormuştu. Yüz üstü düşmüştü çocukken sık sık yaşadığım gibi. O telaşla telefonu cebime koymuş, vapurun kapıları açılana dek kadını rahatsız etmeden süzmüş, çantasından bana göz kırpan kitabın ne olduğunu çözümlemeye çalışmış, lâkin bir türlü anlayamamış ve okuyamamıştım. 

Vapurdan indikten sonra yürümeye başlamış, cebimdeki telefonu çıkartıp incelemiş ve camının kırık olduğunu gördüğüm an önce üzülmüş, sonra da anlamsızca gülümsedikten sonra, sağ omzumda bir sıcaklık hissedip arkama dönmüş ve yine küçükken en sevdiği oyuncağı kaybedip, en sonunda bulan çocuğun sevinci gibi bir ifade belirmişti yüzümde. Fark etmişti kadın ve telefonumun durumunu tekrar sormuştu. 

"Biraz acelecisiniz, bu saatte işe de gitmediğinize göre ya bir randevuya ya da insanlardan kaçıyor gibi uzaklaşıyorsunuz." cümlesini kurmuş ve benden bir cevap bekler edasıyla dudaklarını hafifçe oynatıp, biraz alaycı biraz da merhamet eder gibi bana bakıyordu. Yakın bir arkadaşım ile buluşacağımı bilmeme rağmen, sadece yürüyüşe çıktığımı söylemiş ve kadının tepkisini ölçerek kendime yalan söylemiştim. 

Beklemediğim bir şekilde, beraber yürümemiz gerektiğini söyleyen bir cevap almıştım. "Barış Bıçakçı okuyan adamdan zarar gelmez, biraz yürüyelim." deyip, yürümeye başlamıştık. 

Ardından, kitabımı açıp, altını özenle çizdiğim cümleyi sesli okumasını istedim. 

"Konuşuyordu derya. herkes herkesle dostmuş gibi, değilse de hemen olabilirmiş gibi bütün engelleri bir hamlede aşarak, ama bunun için gerilecek bir mesafe olmalı, tabii bir de spor ayakkabılar, mümkünse eşofman, sağlıklı beslenme..." 


...
Sol ayağım
17:02

Sol ayağım


Günlerden sonbahara birkaç gün kalmış. Bulutların gökyüzüne doluşması hoşumuza gitmiş, güneşin anlık dahi olması kaybolması hoşumuza gitmişti. Hayatın sessizliğinde, yitik bir aşkın gölgesinde yaşam uğraşı vermeye çalışmış ve ardından bir sigara yakmış, ayakkabılarını bağlamak için o sigarayı merdiven adımının keskin noktasına kondurmuş, bağcıkları özenle birbirine düğümleyip, kapıdan dışarı çıkıp, sıkıcı da kilitlemişti.

Tam olarak nerede durmasını bilmediği için, otobüs durağının farklı noktalarında beklemeye başladı. Tıpkı hayatında aldığı kararların, sürekli olarak hatalı çıkması gibi. Otobüsün on dakikada geleceğini öğrenince, sol cebinden kulaklığını çıkartıp, düzgün bir şekilde yine cebine koyduğu  kulaklığın karmaşasını bir an önce çözmeye çalıştı. Hayli zamanını alınca kulaklığı bir kenara bırakıp, sigara yakmak istedi, vazgeçti. Zamanın, üstünden geçen kuş gibi süzülerek geçtiğini anlamadan otobüs geldi, kartını okuttu, çıkış kapısının önündeki ikili koltuğa oturdu.

Camdan dışarı buğulu gözleriyle bakarken annesi geldi aklına. Ardından yatağının yanındaki kitabı, unutmuştu.

Otobüs, ismini hep duyduğu ama yüzünü hiç görmediği bir kadının odak durağında durdu. O anda gözlerinin tam olarak ne gördüğünü seçmeye çalışırken, yanında bir ağırlık hissetti. Uzun saçları, saklı cennet misali hoş parfüm kokusu, incir çekirdekleri gibi çilli yüzü, pürüzsüz elleri, giydiği çiçekli elbise, utangaç bacakları hemen dikkatini çekti; dizlerini topladı.

Zor nefes almaya, her on beş saniyede bir yutkunmaya başladı. Telefonunu eline alıp, bir şeylerle oyalanıyor görüntüsü vermek istese de bir türlü yapamadı. Ayakta, koltuğun arkasına ellerini atmış, kumral, kısa boylu bir teyze gördü, yer vermek istedi. Kadın, yerinden kalkmaya çalışınca eliyle durdurup; "Siz zahmet vermeyin." dedi. Ayağa kalkıp, teyzenin tutunduğu yerden, uzun uzun kadını süzerken, neden böyle bir edebi cümle kurduğunu, kadının nereye gittiğini, çantasının içinde, makyaj malzemelerinin içindeki rujların ne renk olduğunu, hangi rengin o ince dudaklarına yakışacağını, gül bahçesi misali elbiselerinin daha da var olup olmadığını merak etti. Bileklerini incelerken, kolundaki saati gördü. 4.25'e geliyordu.

Bir süre sonra kadını incelemeyi bırakıp, pencereden dışarıya doğru baktığı yönü takip etti. Küçük kedileri görünce dudakları oynuyor, arada bir havayı yoklayıp; dut ağacından gelen rüzgarı saçlarında ve yüzünde hissediyordu.

Ve inme vakti gelmişti. Genç, yaşlı, çocuk... O kadın inene kadar herkese yol verdi adam inmeleri için. Kadına da ince bir gülümseme ile "Buyrun lütfen." dedi. Sadece dudaklarını birleştirerek dışarıya çıktı. Adam, tam inecek iken, karşıda onu bekleyen, takım elbiseli, düzgün traşlı, bıyıklı, halinden de anlaşılacağı üzere kıdemli bir adam, onu bekliyordu. Sarıldılar. Adam, önce şaşkınlıkla izledi, ardından yerine oturup gülümsedi. Namı- diğer ismiyle kaptan, son durak olduğunu hatırlatınca indi arka kapıdan.

Gözlerini açtı, tavana baktı.

Yataktan kalkıp sigarasını yakıp, kavhe suyu koyup balkona doğru yöneldi. Havanın açtığını, sabah güneşinin yüzünü kızarmış ekmek gibi yaktığını fark etti. Saate baktı, 9.25'e geliyordu. Hazırlandı, sigarasını merdivene dayadı, ayakkabılarını giyip, otobüs durağına doğru yola çıktı, gitmeden de kapıyı kilitlemedi.
Boynu bükük susam ezmesi
17:40

Boynu bükük susam ezmesi



Şüphesiz birçoğumuz sonbaharın geliyor oluşunu fırsat bilip, kendimizi  yaprakların kendini savurduğu gibi, düşlerimizde, yüreğimizde ve boğazımızda bir yumru tanesi bırakan duyguları, biraz olsun dindirmek ve yumuşatmak için konserlere gideriz.

Sizler için, bendenizin de gideceği konserleri sıralamak istedim;

Ekim:

Yolculuğumuza İzlandalı singer/writer Sòley ile başlıyoruz.



Garanti Caz Yeşili kapsamında 3 Ekim'de, saatlerimiz gece 10:30'u gösterdiğinde, Salon IKSV'de yerini alacak. Bilet fiyatları ise tam 50.5, öğrenci ise 39.5 TL olarak duyuruldu.



Sıradaki durağımız ise yine Garanti Caz Yeşili kapsamında olan biricik folk grubumuz Great Lake Swimmers. O da yine aynı salonda, 10 Ekim'de 10:30'da. Biletler ise tam 45, öğrenci ise 34 TL.



Bir sonraki durağımız 20 Ekim'de Babylon Bomonti'de Oh Land. Maalesef önsatış çoktan tükendi bile. Ama biletler biraz zamlı olarak hâlâ satışta. Akşam 9'da başlayacak konser için biletix fiyatı 56, kapıda ise 60 TL olarak belirlendi.

Ekim'in sonunda ise, bizleri sesleriyle bambaşka bir evrene sürükleyen, gülüşleriyle bizleri her daim umut veren Nilipek. & Kalben'i ağırlıyoruz. Bronx Pi Sahne'de, 23 Ekim gecesi saat 9'da, 28.5 TL gibi bir fiyatla kalplerini ve ruhlarını bizlere açacaklar.

 


Ekim'i bitirdikten sonra, belki de yıllar sonra Kasım'ı bu kadar anlamlı kılan, dokunduğu her tuşta bizleri bazen darmadağan bazen ise sarmaşık misali birbirimize sıkıca saran Fabrizio Paterlini, o enfes piyanosuyla 11 Kasım akşamı 9.30'da Salon IKSV'de bizleri bekleyecek. Numarasız oturma 45, tam 34 ve öğrenci ise 23 TL olarak belirlenmiş durumda.


Bir daha ki etkinliklerde görüşmek üzere, kendinizi fazla üzmeyin.
Sonbahar'da Beraber Bir Şeyler Dinlesek Ya?
13:12

Sonbahar'da Beraber Bir Şeyler Dinlesek Ya?



Karanlık sokağın başında, kedilerin kapı önlerinde, o güzel insanların bıraktıkları kaptan sularını içiyorlardı alelacele. Beş yudum alıyorsa altıncı yudumunda berisini kolluyordu. Böyle öğrenmişti yaşamayı. Ömründe hiç berisine bakmadan, su ya da süt hatta ve hatta ciğer dahi yememişti. Onca şımarıklığına rağmen, yine de onu kucağına alıp; öpüp, koklayıp, sevgi sözcükleri fısıldamadı kimse. Herkes ürktü, pislik içinde yaşıyor dedi, pire vardır bunda deyip aşağıladı, kapısının önündeki çöpü karıştırırken, toplumda gördüğü haksızlığa vermeyeceği bir tepkiyi, ufacık, kimsesiz kedilere verdi; küfür etti, kovdu, üzerine su attı.

Bir sokak kedisinin yaşadığı hüznü okuduk. Okumakla kalmadık, bunu kendi açımızdan da sorgulayıp, ben de mi böyle yaptım zamanında sorusunu getirdik akıllara.

Abiler, bir kedinin hüznü çok ağırdır, kaldıramayız.

Yine bir gün, masama yerleşmiş işlerimi hızlıca yetiştirmeye çalışırken, laptop çantamı, ayağımdaki botların bağcıklarını kemirdiği yetmezmiş gibi, sol baş parmağımı öyle derin tırmaladı ki bir anda. Acıdan kıvrandım, koşar adım lavaboya gittim, bir yandan parmağımı kavrulmuş soğan gibi morarttıp, diğer yandan da akan kanı izliyordum. O anda aklıma annem geldi. İstanbul'da, yalnız başıma, bir evde ne yapacağımı bilemeden etrafıma baktım. Annem olsaydı ne yapardı diye sordum içimden. Peçeteyi kaptığım gibi parmağıma doladım. Aynanın yansımasından, kapının o çürümüş yerinden, iki gözün bana endişeyle baktığını gördüm. Cinayeti işleyip, olay mahaline gelen katil gibi. "Yaptığını gördün mü?" dedim, sanki beni anlayacakmış gibi. Ardından kendi kendime konuştuğumu anlayınca lavabodan çıkıp, kolonyağını almaya gittim. Lakin bulamadım. Evimde kolonyağının olmadığını çok sonradan fark ettim.

Bilgisayarın başına oturmuş, son satırlarımı yazıp, makaleyi bir an önce göndermem gerekiyordu. Kahvemi tazeleyip, dışarıdaki yağmuru izledim bir süre, ardından her makale yazmaya başladığım zaman dinlediğim türküyü açtım;





Ben son cümlelerimi yazarken, birden masanın üzerine zıpladı. Peçeteden rahatsız olduğum ve biraz da kaşındırdığı için çıkartmış ve kan lekesiyle çalışmaya, yazmaya devam ederken, masanın üstüne zıplamanın vermiş olduğu korku, biraz kızgın ve alabildiğine de sevip okşama duygusuyla göz göze geldik. Başını yavaşça eğip, sağ patisiyle ilk önce sol kolumu durdurdu, ardından diğer patisini de kullanarak yaralanmış, üzerinde hâlâ taze kanın olduğu yaramı, sanki çok büyük bir suç işlemiş de, bir türlü fırsat bulamamış özür dilemeye edasıyla, kendince affettirmeye çalışıp yalıyordu.

Bitirmesini bekledim. Uzunca ona baktım. Masadan kalkıp, camın önüne geçip tekrar dışarıyı izledim. Türküyü tekrar başa alıp, biraz hüzünlenip bir sigara yakıp, büyük bir neşe içerisinde kedimle oynadım.

(Fotoğraf: Barbara Bourreau)

Bir Sokak Kedisinin Hüzne Yansıması
11:30

Bir Sokak Kedisinin Hüzne Yansıması


Uzun süredir buraya bir şeyler yazmaya gücüm yoktu. Uzun süredir de bir o şehre, bir bu şehre taşınmakla zaman geçirdim. Yeni insanlar tanıyıp, yeni ruhlar benimsedim. Ufak tefek flörtlerden ileriye gitmeyerek, içimdeki erkeği öldürmüş olmanın verdiği bahtiyarlıkla kendimi yeniden edebiyata verdim.

Başlangıç esnasında, büyük özlem duyduğum, her satırında bana, yeni bir ben katan insanın kitaplarıyla başladım; Bilge Karasu ile. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nı kaçıncı defa okuduğumu bilmiyor ama o kitapta geçen cümleleri okuduğumda, geçmişte o kitabı okuduğum mekanları da anımsıyor, altını çiziyordum.




"Yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istemediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek. Farkında bunun. Yalnızlık zorunlu bir durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor."

Bu cümleyi her okuduğum vakit, kendimi o ıhlamur ağaçlarının olduğu çay bahçesinde bulurum. Sürekli alışveriş poşetleriyle geçen insanlar, birbirlerinin kulak içlerini yalayan sokak kedileri, AVM'nin yoğunluğundan on beş dakika kadar kaçıp, sigarasını bilmem kaçıncı defa gökyüzüne doğru savuran kadınlar, oğluyla dışarı çıkmış, yüzünden belli ki yorulmuş, nasırlı elleri, yılların vermiş olduğu emeği taşıyor; oğlunun gözlerinin içine gelecek yıllarda büyüdüğünü, sünnet olduğunu, askere gittiğini, evlendiğini ve eğer eceli izin verirse torunuyla hatta torunlarıyla oynayacağı, kucağına alıp öpeceği ve eşini kaybettikten sonra kendini havaalanında unutulmuş bir eşya gibi hissedeceği günleri görüyor, hissediyor ve bunun hüznüyle sevinç ve kırgınlıkla bakıyordu gözlerinin içine, yeniden.

İnsanların gözlerinin içinde öfkeyi, kırgınlığı, sevinci, ukalalığı, yitirmişliği ve bitkinliği ilk gördüğümde tahmin etmeye çalışır, ona göre mevki alır, yüzeye göre konuşur idim. İşte Mehmed ağabeyi okurken, bunları dolaylı da olsa gözlemleme fırsatı geçti elime bol bol.

Mehmed ağabey dediğim, 1953'te Siverek'te doğan, '77 yılında İsveç'e gitmek zorunda kalan; Kürtçe, Türkçe, İsveççe edebi çalışmalar içerisine giren, Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü, Berlin Kürt Enstitüsü Edebiyat Ödülü, İskandinavların ünlü edebiyat ödüllerinden Torgny Segertedt Özgürlük Kalemi Ödülü'nü kazanan bir yazar idi Mehmed ağabey. Sayısız yapıtları, onu bizlerle tanıştırmış ve nihayet 2006 yılında özlediği memleketine dönmüştü. Yaşar Kemal, Mehmed ağabey için; "Kürt romanının dilinin dikenli yolunu açmıştır." diyerek, sanatıyla ölümsüzleştirmiştir onu.



Gönül isterdiki, uzun uzun Mehmed ağabeyi yazayım, Nar Çiçekleri'ni Dicle'nin akan suyu gibi burada sizlere betimleyeyim, ama yine istedim ki o kitabı bir kez olsun alıp, naçizane yıllardır içimizde yaşamış, beraber yemek yemiş, beraber aynı şeye sevinmiş, aynı şeye ağıt yakmış, ağlamış ve hatta beraber ölmüş o Kürt halkını anlatmış, en anlayabileceğimiz dilde.

Bakın, ben bir Ermeniyim. Ama tek taraflı Ermeni olmak, bazen Ermeni olmaktan çok daha öteye giderek bir Kürdü, Çerkesi, Türkü, Alevi'yi ve bütün ötekileştirilmiş insanların hikayesidir Nar Çiçekleri. Tek bir paragraf ile, bize doğduğumuz toprakları anlatan.

"Düşmanların, etnik çatışmaların, bağnaz önyargıların, diğer kültürlere karşı kin ve nefretin durmadan arttığı günümüz dünyasında edebiyatın bu asli görevi çok daha önemli, çok daha yakıcı hale gelmiştir. 
Sadece şiddet ve yıkıcı bağnazlığın egemen hale geldiği Türkiye'de de durum aynıdır. İsmi konulmamış bir iç savaşın yaşandığı, tüm Türkiye'yi yiyip bitirmekte olduğunu, şiddete tapan bir kesimin dışında aklı başında herkes görüyor ve söylüyor. Bin yıldan fazla bir zamandır birlikte yaşayan Türkler ve Kürtler, bu haksızlıklar, çatışma, kin ve nefret yüzünden birbirinden uzaklaşıyor. Ve en kötüsü, devamlı kanla beslenen düşmanca önyargılar serpilip büyüyor.
Ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir, insan ve kültür sevgisini verebilir. Ben buna inanıyorum. Kürtlerin sevdiğim bir atasözleri var; "xwìn bi xwìnê nayê şuştin" (Kan, kanla yıkanmaz.) Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayaşının, insanı ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat, insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür."

Demem o ki, Mehmed ağabeyi anlamak, Türkiye'yi anlamaktır. Mehmed ağabeyi anlamak, Musa Anter'i, Sayat Nova'yı anlamaktır.

Sevgilerde...
Kan, Kanla Yıkanmaz!
11:13

Kan, Kanla Yıkanmaz!