Boynu bükük susam ezmesi
17:40

Boynu bükük susam ezmesi


Günlerden sonbahara birkaç gün kalmış. Bulutların gökyüzüne doluşması hoşumuza gitmiş, güneşin anlık dahi olması kaybolması hoşumuza gitmişti. Hayatın sessizliğinde, yitik bir aşkın gölgesinde yaşam uğraşı vermeye çalışmış ve ardından bir sigara yakmış, ayakkabılarını bağlamak için o sigarayı merdiven adımının keskin noktasına kondurmuş, bağcıkları özenle birbirine düğümleyip, kapıdan dışarı çıkıp, sıkıcı da kilitlemişti.

Tam olarak nerede durmasını bilmediği için, otobüs durağının farklı noktalarında beklemeye başladı. Tıpkı hayatında aldığı kararların, sürekli olarak hatalı çıkması gibi. Otobüsün on dakikada geleceğini öğrenince, sol cebinden kulaklığını çıkartıp, düzgün bir şekilde yine cebine koyduğu  kulaklığın karmaşasını bir an önce çözmeye çalıştı. Hayli zamanını alınca kulaklığı bir kenara bırakıp, sigara yakmak istedi, vazgeçti. Zamanın, üstünden geçen kuş gibi süzülerek geçtiğini anlamadan otobüs geldi, kartını okuttu, çıkış kapısının önündeki ikili koltuğa oturdu.

Camdan dışarı buğulu gözleriyle bakarken annesi geldi aklına. Ardından yatağının yanındaki kitabı, unutmuştu.

Otobüs, ismini hep duyduğu ama yüzünü hiç görmediği bir kadının odak durağında durdu. O anda gözlerinin tam olarak ne gördüğünü seçmeye çalışırken, yanında bir ağırlık hissetti. Uzun saçları, saklı cennet misali hoş parfüm kokusu, incir çekirdekleri gibi çilli yüzü, pürüzsüz elleri, giydiği çiçekli elbise, utangaç bacakları hemen dikkatini çekti; dizlerini topladı.

Zor nefes almaya, her on beş saniyede bir yutkunmaya başladı. Telefonunu eline alıp, bir şeylerle oyalanıyor görüntüsü vermek istese de bir türlü yapamadı. Ayakta, koltuğun arkasına ellerini atmış, kumral, kısa boylu bir teyze gördü, yer vermek istedi. Kadın, yerinden kalkmaya çalışınca eliyle durdurup; "Siz zahmet vermeyin." dedi. Ayağa kalkıp, teyzenin tutunduğu yerden, uzun uzun kadını süzerken, neden böyle bir edebi cümle kurduğunu, kadının nereye gittiğini, çantasının içinde, makyaj malzemelerinin içindeki rujların ne renk olduğunu, hangi rengin o ince dudaklarına yakışacağını, gül bahçesi misali elbiselerinin daha da var olup olmadığını merak etti. Bileklerini incelerken, kolundaki saati gördü. 4.25'e geliyordu.

Bir süre sonra kadını incelemeyi bırakıp, pencereden dışarıya doğru baktığı yönü takip etti. Küçük kedileri görünce dudakları oynuyor, arada bir havayı yoklayıp; dut ağacından gelen rüzgarı saçlarında ve yüzünde hissediyordu.

Ve inme vakti gelmişti. Genç, yaşlı, çocuk... O kadın inene kadar herkese yol verdi adam inmeleri için. Kadına da ince bir gülümseme ile "Buyrun lütfen." dedi. Sadece dudaklarını birleştirerek dışarıya çıktı. Adam, tam inecek iken, karşıda onu bekleyen, takım elbiseli, düzgün traşlı, bıyıklı, halinden de anlaşılacağı üzere kıdemli bir adam, onu bekliyordu. Sarıldılar. Adam, önce şaşkınlıkla izledi, ardından yerine oturup gülümsedi. Namı- diğer ismiyle kaptan, son durak olduğunu hatırlatınca indi arka kapıdan.

Gözlerini açtı, tavana baktı.

Yataktan kalkıp sigarasını yakıp, kavhe suyu koyup balkona doğru yöneldi. Havanın açtığını, sabah güneşinin yüzünü kızarmış ekmek gibi yaktığını fark etti. Saate baktı, 9.25'e geliyordu. Hazırlandı, sigarasını merdivene dayadı, ayakkabılarını giyip, otobüs durağına doğru yola çıktı, gitmeden de kapıyı kilitlemedi.