Kan, Kanla Yıkanmaz!
11:13

Kan, Kanla Yıkanmaz!


Uzun süredir buraya bir şeyler yazmaya gücüm yoktu. Uzun süredir de bir o şehre, bir bu şehre taşınmakla zaman geçirdim. Yeni insanlar tanıyıp, yeni ruhlar benimsedim. Ufak tefek flörtlerden ileriye gitmeyerek, içimdeki erkeği öldürmüş olmanın verdiği bahtiyarlıkla kendimi yeniden edebiyata verdim.

Başlangıç esnasında, büyük özlem duyduğum, her satırında bana, yeni bir ben katan insanın kitaplarıyla başladım; Bilge Karasu ile. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nı kaçıncı defa okuduğumu bilmiyor ama o kitapta geçen cümleleri okuduğumda, geçmişte o kitabı okuduğum mekanları da anımsıyor, altını çiziyordum.




"Yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istemediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek. Farkında bunun. Yalnızlık zorunlu bir durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor."

Bu cümleyi her okuduğum vakit, kendimi o ıhlamur ağaçlarının olduğu çay bahçesinde bulurum. Sürekli alışveriş poşetleriyle geçen insanlar, birbirlerinin kulak içlerini yalayan sokak kedileri, AVM'nin yoğunluğundan on beş dakika kadar kaçıp, sigarasını bilmem kaçıncı defa gökyüzüne doğru savuran kadınlar, oğluyla dışarı çıkmış, yüzünden belli ki yorulmuş, nasırlı elleri, yılların vermiş olduğu emeği taşıyor; oğlunun gözlerinin içine gelecek yıllarda büyüdüğünü, sünnet olduğunu, askere gittiğini, evlendiğini ve eğer eceli izin verirse torunuyla hatta torunlarıyla oynayacağı, kucağına alıp öpeceği ve eşini kaybettikten sonra kendini havaalanında unutulmuş bir eşya gibi hissedeceği günleri görüyor, hissediyor ve bunun hüznüyle sevinç ve kırgınlıkla bakıyordu gözlerinin içine, yeniden.

İnsanların gözlerinin içinde öfkeyi, kırgınlığı, sevinci, ukalalığı, yitirmişliği ve bitkinliği ilk gördüğümde tahmin etmeye çalışır, ona göre mevki alır, yüzeye göre konuşur idim. İşte Mehmed ağabeyi okurken, bunları dolaylı da olsa gözlemleme fırsatı geçti elime bol bol.

Mehmed ağabey dediğim, 1953'te Siverek'te doğan, '77 yılında İsveç'e gitmek zorunda kalan; Kürtçe, Türkçe, İsveççe edebi çalışmalar içerisine giren, Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü, Berlin Kürt Enstitüsü Edebiyat Ödülü, İskandinavların ünlü edebiyat ödüllerinden Torgny Segertedt Özgürlük Kalemi Ödülü'nü kazanan bir yazar idi Mehmed ağabey. Sayısız yapıtları, onu bizlerle tanıştırmış ve nihayet 2006 yılında özlediği memleketine dönmüştü. Yaşar Kemal, Mehmed ağabey için; "Kürt romanının dilinin dikenli yolunu açmıştır." diyerek, sanatıyla ölümsüzleştirmiştir onu.



Gönül isterdiki, uzun uzun Mehmed ağabeyi yazayım, Nar Çiçekleri'ni Dicle'nin akan suyu gibi burada sizlere betimleyeyim, ama yine istedim ki o kitabı bir kez olsun alıp, naçizane yıllardır içimizde yaşamış, beraber yemek yemiş, beraber aynı şeye sevinmiş, aynı şeye ağıt yakmış, ağlamış ve hatta beraber ölmüş o Kürt halkını anlatmış, en anlayabileceğimiz dilde.

Bakın, ben bir Ermeniyim. Ama tek taraflı Ermeni olmak, bazen Ermeni olmaktan çok daha öteye giderek bir Kürdü, Çerkesi, Türkü, Alevi'yi ve bütün ötekileştirilmiş insanların hikayesidir Nar Çiçekleri. Tek bir paragraf ile, bize doğduğumuz toprakları anlatan.

"Düşmanların, etnik çatışmaların, bağnaz önyargıların, diğer kültürlere karşı kin ve nefretin durmadan arttığı günümüz dünyasında edebiyatın bu asli görevi çok daha önemli, çok daha yakıcı hale gelmiştir. 
Sadece şiddet ve yıkıcı bağnazlığın egemen hale geldiği Türkiye'de de durum aynıdır. İsmi konulmamış bir iç savaşın yaşandığı, tüm Türkiye'yi yiyip bitirmekte olduğunu, şiddete tapan bir kesimin dışında aklı başında herkes görüyor ve söylüyor. Bin yıldan fazla bir zamandır birlikte yaşayan Türkler ve Kürtler, bu haksızlıklar, çatışma, kin ve nefret yüzünden birbirinden uzaklaşıyor. Ve en kötüsü, devamlı kanla beslenen düşmanca önyargılar serpilip büyüyor.
Ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir, insan ve kültür sevgisini verebilir. Ben buna inanıyorum. Kürtlerin sevdiğim bir atasözleri var; "xwìn bi xwìnê nayê şuştin" (Kan, kanla yıkanmaz.) Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayaşının, insanı ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat, insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür."

Demem o ki, Mehmed ağabeyi anlamak, Türkiye'yi anlamaktır. Mehmed ağabeyi anlamak, Musa Anter'i, Sayat Nova'yı anlamaktır.

Sevgilerde...