Fakat İclal(1)
17:01

Fakat İclal(1)


Gece ile gündüz arasına sıkışmış, artık gölgeleri göremediğimiz mevsimin içine sürüklenmiş, yağmurdan sonra ortaya çıkıp, çaresizce yem arayan kırlangıç misali; yaşamlarımızdan geriye kalmış daha doğrusu dökülmüş, kimi zaman bir demli çay kimi zaman ise insanlarla dolu bir durakta ümitsiz, hiçten yana ve yanıbaşımızdan geçen kedileri dahi farketmeksizin, bir elinde ince bir poşet ama ıslak, diğer elinde ise avucunun soğukluğunu yüzüne vurmak istercesine bir duruşla bekliyordu otobüsünü İclal.

--

Evine varmadan markete gidiyor ve evdeki soyut varlıkların eksikliklerinden çok ekmek ve çekirdek alıp, merdiven basamaklarını yavaşça çıkıyordu. İclal, uzun saçlı, yeni basılmış kitap gibi parlak bir yüzü, demli bir çay gibi de gözleri vardı. İçeriye adım atar atmaz montunu kapının arkasındaki askılığa asmak yerine, kanepeye fırlatmış ve mutfağa girip, bilmem kaçıncı defa suyun altını açıp, sandalyeye ilişiyordu. İclal severdi suyun kaynamasını. Beklerdi. Bu ve bunun gibi sıradan şeyleri, insanların "Su kaynayana kadar filanca bir şey yapayım." tezini boşa çıkartıyor ve beklemeye koyuluyordu. İclal'in yorgunluğunu sadece bu alıyordu.

İclal her sabah erken uyanır, pencereden dışarı bakarken kapıcının ona getireceği gazeteyi ve ekmeği beklemeyi seviyordu. Kapıcı apartmana girene kadar gözden kaybolmasını bekliyor ve teker teker daireleri gezmesini bekliyor ve kapısının tam üç defa vurulmasını, eğer beş saniye geçerse zilinin çalınmasını biliyor ve buna rağmen beklemeyi seviyordu. Beklediği zaman diliminde ne mutfağa gider ne de kanepeden kalkardı. Seviyordu bir sonu olan beklemeleri. Arada bir süthaneye gidip, yoğurt ya da ezine peynirini alırken bile imtinayla peyniri beş liralık olacak şekilde dilime ayıran, beyaz önlüklü, ince çerçeveli gözlüklü, ak bıyıklı Hüseyin Bey'i izliyordu. Her gittiğinde torununu ve okulunu soruyor ardından iyi akşamlar dileyerek oradan ayrılıyordu.

--

İclal'in midesi kazınmış, buzdolabına yönelmiş ve üç domates, biraz sivri biberi çıkartıp, balkon kapısını da sonuna kadar açıp, radyosunun sesini biraz azaltıp menemen yapmaya başlayacaktı. Parlak mermeri olan tezgahının hemen altından tenceresini çıkartıp, biraz yağ koyup kızarmasını bekleyecekti. Beklemeyi sevdiği için önceden domateslerini üçgen dilimlere ayırmış, biberlerini ufak tanelere ayırmıştı. Soğan kullanmayı pek sevmiyordu İclal. Ama nefes aldığı şehirdeki adamın varlığını hissettiği her dakika, kızarmış yağ gibi sinirleniyor ve ister istemez gözleri doluyordu. İclal, kendini kandırarak gözyaşlarına soğanı alet ediyor ve onlarca soğanı birkaç dakika içinde parçalara ayırıyordu. Soğan çorbası öğrenmişti annesinden ama sevdiği için değil; ağlamak için. Çorbayı her yaptığında, sevdiğini bildiği kapıcıya da bir tencere dolusu ikram ediyordu. İnsan, aynı zamanda başka bir adam için gözyaşı dökerken aynı zamanda başka bir adamı sevdiği bir yemek üzerinden sevindirebiliyordu. Kapıcı Sabri Bey, hanımı Ferhan Hanım ve dört çocukları da İclal'i seviyorlardı. İclal, üniversiteye gitmediği zamanlarda Sabri Bey'in en küçük çocuğu Ali'ye matematik öğretiyordu. En büyük çocuğu olan Füsun'a ise kitaplar alıyor, okuduğundan emin olmak için ise bazı akşamlar kitap hakkında konuşmak için minik akşam çayı toplantıları düzenliyordu. Füsun, 17 yaşında olmasına rağmen Nazım Hikmet şiirlerini seviyordu. Utanarak İclal'e sevişmenin nasıl bir şey olduğunu Cemal Süreya okuduktan sonra kendisi hayal edecekti. Okuduğu lisede onun maviş gözlerine hayran kalıp, peşinden koşan çok fazla erkek olmasına rağmen, her erkekten babasından kaçtığı gibi kaçıyor bazen de yine babasının onlara sunduğu hayattan nefret eder gibi, kızgın ve küçümseyen bakışlarla korkutuyordu.

---

(fotoğraf)