Vakit kalmadı
15:40

Vakit kalmadı


Demir ve paslanmış bir anahtarı çevirip, odamın kapısının kilidini açmakla başlıyordu benim kaygım. Olağan olmayı pek kendime yediremediğim, başucumda her daim beklemeyen bir bardak suyun, yanıbaşımdaki yatağın boşluğu ve kimsesizliğiyle her gece, ışıkları kapattığım anda başlayan kendimle konuşmalarım; dünyanın sadece yaşadığım evin sokağından ibaret olmadığını bilmekle, sanki sadece bu sokak bana kalmış gibi, esir ya da sokak lambasının çevresinde dönen sinek kadar yalnızlaşmış hissetmek miydi bana kalacak olan?

Eskiye dair bizi hatırlatacak ne kadar çok şey varsa hep bir kenara itip, yıllar geçtikten sonra keşke'li cümlelerin yerine, yarın'lı cümleleri kurmanın bir yolunu aramak, neden hep bize münhasır oldu? Telefon kulübeleri, çatısında daima yıkanmış ve kurumayı bekleyen çamaşırlar, gecenin 3'ünde korkmadan, yalnız başına gezen ve bir kap mama ya da bir kâse süt ile doyurulmuş ve asla çöpleri karıştırmayan kediler neredeler şimdi? Anacığının sandığında; ördüğü lifler, bir evin; her yerine yetebilecek kadar danteller, "misafir gelince" çıkaracağı ama aslında beklediği o misafirlerin hiç gelmediği yemek takımları ve havlular, üzerindeki renkli ve desenli peçeteler, onlar nerede? Her kötü bir olay olduğunda, el altından "Nereli bu?" diye 'sormayan' teyzeler şimdi nerdeler?

Bugün, hiç alışık olmadığım bir vakitte, öğlen 2 gibi kapı ziliyle uyandım. Camdan dışarıya, yukarıya doğru bakındım. Bir kadın, elinde bir tepsi ve içinde tabak tabak aşureler. Hızlıca üstümü giyip, kapıyı açtım. Uyandırdım evladım kusuruma bakma cümlesiyle karşılaştım, Olur mu öyle şey, iyi de oldu dedim. Aldım tabağı, gittim mutfağa. Dolaptan bir tabak çıkartıp ona döktüm tamamını. Annemden öğrenmiştim, çok az su ile çalkalayıp, âdet yerini bulsun diye besmele daha çektim. Tabağı da uzatırken Allah kabul etsin dahi dedim. Bursa'nın bu küçük, birbirini tanıyan, iki sokaklı mahallesinde herkes birbirini tanır ve bütün yollar âdetlere geldiğinde kusursuz işlerdi. Eskiden, Aleviler dağıtırdı, diğerleri yerdi. İki evle başlayan yolculuk, on beş eve çıkınca farklı kültürden olan insanlar; birbirlerinin kültürlerini aldılar ve değiştirmeyip ama paylaşıp bugünlere getirdiler. Tatlıyla pek aram olmasa dahi, bu sabahki şaşkınlığım ve aylar sonrasındaki mutluluğum da bu yüzdendi. Fakat bu yaz hiç görmedim geceleri kapılarının önünde minderlerini dizip, kare bisküvilerini, çaylarını ve zararsız dedikodularını, şikayetlerini dinleyen insanları. Yaşam, onlara çalışmayı dayattı. Çalıştıktan sonra da yorulmayı. Birinin oğlu asker, şanslı ya İstanbul'a düştü Isparta'dan. Diğerinin oğlunun sadece Salı günleri izni var; hepimizin yakından bildiği bir teknoloji şirketinde müdür. Mavi boyalı evde ise fabrikada çalışan, bir hafta gündüz bir hafta gece değişen vardiyası ile zamanın kendine ve ailesine kalacak kadar yaşayan işçi.

Beni her sabah dürten, sabahın 6.30'unda: "Aren, kalk da şu bahçeyi sulayalım." ya da "Sıcacık ekmek çıkmıştır fırından, bir koşu gidip alır mısın?" diye yatağımın başucuna konup beni öpen, ısıran annem de emekli olmasına rağmen çalışan, hayatın işten sonrasında kendisine kalan vakti kadar TV'ye ve o saçma sapan dizilere ayıran, o yorgunlukla koltuğuna uzanıp, bir bardak çayını yanında tatlısı ve tuzlusuyla geçiştiren kadından geriye sadece işte o bir bardak çay ve bir çift terlik bırakıyordu. Ve pazar günü. Yıllardır değişmeyen, tükenmeyen şey de o'ydu. Soğuk ya da sıcak bir pazar günü; tam zamanında pişirilmiş yumurtalı-dereotlu omleti, öğleden sonraki pazar pazarı, akşam ne yemek yiyeceğiz telaşı ve bir demlik çayıyla geçiştirilen pazar sevinci. Bu insanların yıllardır değişmeyen tek şeyi pazarları idi. Benden arta kalan ise, İstanbul'da filanca bir semtte yaşamaya çalışmanın verdiği tedirginlik ve bugün ne giyeceğimden çok, yarın ne göreceğim korkusunu hâlâ içimde barındırıyor olmaktı.

Vaktimin kaldığı kadar.

(görsel)