gecenin karası.
16:07

gecenin karası.


"İnsan bin yıl bile yaşasa, yine de, kendine kattığı sevgiyi sürekli çoğaltabilir." demiş Eckehart.

Öyle geceler yaşıyoruz ki anlamlar silsilesi içinde kendimizi kaybedip buluyoruz. Ve bunu hiç usanmadan her gece yapıyoruz. Yataklardaki benliğimizi değiştirmiyor, ruhun üstüne bir ruh ya da bedenin altına bir beden sıkıştıramıyoruz. Yaşımız dolayısıyla da geçmişimiz dediğimiz, birkaç yıl öncesine isabet ettiği için, kolay anımsıyor ve unutmuyoruz. O yataklarda aynı şekilde uyuyor ve yine aynı hayalleri ya da ötesine geçerek insanları yanımızda tutuyoruz. Zira hayaller dışında yanımızda kalabilecek, soyut duygulardan yoksun olduğumuz vakit, arkasına bakmadan gitmeyecek, belki bir demlik çay demleyemeyecek, lâkin varlığını dört duvarın ötesine taşımamıza yardım edecek başka kimsemiz olmayacak.

Güneş'in doğuşuna şahit olduğumuz sabahları geride bıraktık. Yağmurdan kaçar olduk. Yağmurdan kaçan insan, sevdiğinden de kaçar mıydı? Bilmem.

Üsküdar'ın yokuş merdivenlerinden, Kadıköy'ün hep yalnızlık kokan sokaklarından, Beşiktaş'ın laçkalığından, Taksim'in şöhretinden daha İstanbul'a alışmadan, vazgeçmeye çalışır mı insan? Ve gittiği her yerde, dilinde hep aynı şarkı mı olur? Bu anların çelişkisi bağlıyor zaten İstanbul'a, kalabalığı, köprüleri, kuleleri değil.

Kötü günler yaşıyoruz. Ya da bunu daha da küçülterek; içimizden bazıları yaşıyor diyelim. Battaniyesi ile vücudunun her yanını sıkı sıkı örten, bir şekilde sıcak tutmaya çalışan ama insanların içinde narin kalmak zorunda bırakılan bir bedenin, kendi ruhuyla çeliştiği yıllarını sır gibi saklayıp, büyüdüğünü dahi anlamadan "Neredeyim ulan ben?!" sorusuyla, elmacık kemiğinin tam üstüne şiddetli bir tokat yemiş, ayakkabıları su almaya başlamış, vapurun üst katına çıkarken, rakıyı fazla kaçırmış gibi bir sağa bir sola savrulmayı mutluluk zanneden bir tutam insanız. Değil mi?

Vapurun ya da yolun nereye gittiğinin pek öneminin kalmadığı günler yaşıyoruz. Umarım İclâl altından kalkar bu ağırlığın.