Günlerden sonbahara birkaç gün kalmış. Bulutların gökyüzüne doluşması hoşumuza gitmiş, güneşin anlık dahi olması kaybolması hoşumuza gitmişti. Hayatın sessizliğinde, yitik bir aşkın gölgesinde yaşam uğraşı vermeye çalışmış ve ardından bir sigara yakmış, ayakkabılarını bağlamak için o sigarayı merdiven adımının keskin noktasına kondurmuş, bağcıkları özenle birbirine düğümleyip, kapıdan dışarı çıkıp, sıkıcı da kilitlemişti.

Tam olarak nerede durmasını bilmediği için, otobüs durağının farklı noktalarında beklemeye başladı. Tıpkı hayatında aldığı kararların, sürekli olarak hatalı çıkması gibi. Otobüsün on dakikada geleceğini öğrenince, sol cebinden kulaklığını çıkartıp, düzgün bir şekilde yine cebine koyduğu  kulaklığın karmaşasını bir an önce çözmeye çalıştı. Hayli zamanını alınca kulaklığı bir kenara bırakıp, sigara yakmak istedi, vazgeçti. Zamanın, üstünden geçen kuş gibi süzülerek geçtiğini anlamadan otobüs geldi, kartını okuttu, çıkış kapısının önündeki ikili koltuğa oturdu.

Camdan dışarı buğulu gözleriyle bakarken annesi geldi aklına. Ardından yatağının yanındaki kitabı, unutmuştu.

Otobüs, ismini hep duyduğu ama yüzünü hiç görmediği bir kadının odak durağında durdu. O anda gözlerinin tam olarak ne gördüğünü seçmeye çalışırken, yanında bir ağırlık hissetti. Uzun saçları, saklı cennet misali hoş parfüm kokusu, incir çekirdekleri gibi çilli yüzü, pürüzsüz elleri, giydiği çiçekli elbise, utangaç bacakları hemen dikkatini çekti; dizlerini topladı.

Zor nefes almaya, her on beş saniyede bir yutkunmaya başladı. Telefonunu eline alıp, bir şeylerle oyalanıyor görüntüsü vermek istese de bir türlü yapamadı. Ayakta, koltuğun arkasına ellerini atmış, kumral, kısa boylu bir teyze gördü, yer vermek istedi. Kadın, yerinden kalkmaya çalışınca eliyle durdurup; "Siz zahmet vermeyin." dedi. Ayağa kalkıp, teyzenin tutunduğu yerden, uzun uzun kadını süzerken, neden böyle bir edebi cümle kurduğunu, kadının nereye gittiğini, çantasının içinde, makyaj malzemelerinin içindeki rujların ne renk olduğunu, hangi rengin o ince dudaklarına yakışacağını, gül bahçesi misali elbiselerinin daha da var olup olmadığını merak etti. Bileklerini incelerken, kolundaki saati gördü. 4.25'e geliyordu.

Bir süre sonra kadını incelemeyi bırakıp, pencereden dışarıya doğru baktığı yönü takip etti. Küçük kedileri görünce dudakları oynuyor, arada bir havayı yoklayıp; dut ağacından gelen rüzgarı saçlarında ve yüzünde hissediyordu.

Ve inme vakti gelmişti. Genç, yaşlı, çocuk... O kadın inene kadar herkese yol verdi adam inmeleri için. Kadına da ince bir gülümseme ile "Buyrun lütfen." dedi. Sadece dudaklarını birleştirerek dışarıya çıktı. Adam, tam inecek iken, karşıda onu bekleyen, takım elbiseli, düzgün traşlı, bıyıklı, halinden de anlaşılacağı üzere kıdemli bir adam, onu bekliyordu. Sarıldılar. Adam, önce şaşkınlıkla izledi, ardından yerine oturup gülümsedi. Namı- diğer ismiyle kaptan, son durak olduğunu hatırlatınca indi arka kapıdan.

Gözlerini açtı, tavana baktı.

Yataktan kalkıp sigarasını yakıp, kavhe suyu koyup balkona doğru yöneldi. Havanın açtığını, sabah güneşinin yüzünü kızarmış ekmek gibi yaktığını fark etti. Saate baktı, 9.25'e geliyordu. Hazırlandı, sigarasını merdivene dayadı, ayakkabılarını giyip, otobüs durağına doğru yola çıktı, gitmeden de kapıyı kilitlemedi.
Boynu bükük susam ezmesi
17:40

Boynu bükük susam ezmesi



Şüphesiz birçoğumuz sonbaharın geliyor oluşunu fırsat bilip, kendimizi  yaprakların kendini savurduğu gibi, düşlerimizde, yüreğimizde ve boğazımızda bir yumru tanesi bırakan duyguları, biraz olsun dindirmek ve yumuşatmak için konserlere gideriz.

Sizler için, bendenizin de gideceği konserleri sıralamak istedim;

Ekim:

Yolculuğumuza İzlandalı singer/writer Sòley ile başlıyoruz.



Garanti Caz Yeşili kapsamında 3 Ekim'de, saatlerimiz gece 10:30'u gösterdiğinde, Salon IKSV'de yerini alacak. Bilet fiyatları ise tam 50.5, öğrenci ise 39.5 TL olarak duyuruldu.



Sıradaki durağımız ise yine Garanti Caz Yeşili kapsamında olan biricik folk grubumuz Great Lake Swimmers. O da yine aynı salonda, 10 Ekim'de 10:30'da. Biletler ise tam 45, öğrenci ise 34 TL.



Bir sonraki durağımız 20 Ekim'de Babylon Bomonti'de Oh Land. Maalesef önsatış çoktan tükendi bile. Ama biletler biraz zamlı olarak hâlâ satışta. Akşam 9'da başlayacak konser için biletix fiyatı 56, kapıda ise 60 TL olarak belirlendi.

Ekim'in sonunda ise, bizleri sesleriyle bambaşka bir evrene sürükleyen, gülüşleriyle bizleri her daim umut veren Nilipek. & Kalben'i ağırlıyoruz. Bronx Pi Sahne'de, 23 Ekim gecesi saat 9'da, 28.5 TL gibi bir fiyatla kalplerini ve ruhlarını bizlere açacaklar.

 


Ekim'i bitirdikten sonra, belki de yıllar sonra Kasım'ı bu kadar anlamlı kılan, dokunduğu her tuşta bizleri bazen darmadağan bazen ise sarmaşık misali birbirimize sıkıca saran Fabrizio Paterlini, o enfes piyanosuyla 11 Kasım akşamı 9.30'da Salon IKSV'de bizleri bekleyecek. Numarasız oturma 45, tam 34 ve öğrenci ise 23 TL olarak belirlenmiş durumda.


Bir daha ki etkinliklerde görüşmek üzere, kendinizi fazla üzmeyin.
Sonbahar'da Beraber Bir Şeyler Dinlesek Ya?
13:12

Sonbahar'da Beraber Bir Şeyler Dinlesek Ya?



Karanlık sokağın başında, kedilerin kapı önlerinde, o güzel insanların bıraktıkları kaptan sularını içiyorlardı alelacele. Beş yudum alıyorsa altıncı yudumunda berisini kolluyordu. Böyle öğrenmişti yaşamayı. Ömründe hiç berisine bakmadan, su ya da süt hatta ve hatta ciğer dahi yememişti. Onca şımarıklığına rağmen, yine de onu kucağına alıp; öpüp, koklayıp, sevgi sözcükleri fısıldamadı kimse. Herkes ürktü, pislik içinde yaşıyor dedi, pire vardır bunda deyip aşağıladı, kapısının önündeki çöpü karıştırırken, toplumda gördüğü haksızlığa vermeyeceği bir tepkiyi, ufacık, kimsesiz kedilere verdi; küfür etti, kovdu, üzerine su attı.

Bir sokak kedisinin yaşadığı hüznü okuduk. Okumakla kalmadık, bunu kendi açımızdan da sorgulayıp, ben de mi böyle yaptım zamanında sorusunu getirdik akıllara.

Abiler, bir kedinin hüznü çok ağırdır, kaldıramayız.

Yine bir gün, masama yerleşmiş işlerimi hızlıca yetiştirmeye çalışırken, laptop çantamı, ayağımdaki botların bağcıklarını kemirdiği yetmezmiş gibi, sol baş parmağımı öyle derin tırmaladı ki bir anda. Acıdan kıvrandım, koşar adım lavaboya gittim, bir yandan parmağımı kavrulmuş soğan gibi morarttıp, diğer yandan da akan kanı izliyordum. O anda aklıma annem geldi. İstanbul'da, yalnız başıma, bir evde ne yapacağımı bilemeden etrafıma baktım. Annem olsaydı ne yapardı diye sordum içimden. Peçeteyi kaptığım gibi parmağıma doladım. Aynanın yansımasından, kapının o çürümüş yerinden, iki gözün bana endişeyle baktığını gördüm. Cinayeti işleyip, olay mahaline gelen katil gibi. "Yaptığını gördün mü?" dedim, sanki beni anlayacakmış gibi. Ardından kendi kendime konuştuğumu anlayınca lavabodan çıkıp, kolonyağını almaya gittim. Lakin bulamadım. Evimde kolonyağının olmadığını çok sonradan fark ettim.

Bilgisayarın başına oturmuş, son satırlarımı yazıp, makaleyi bir an önce göndermem gerekiyordu. Kahvemi tazeleyip, dışarıdaki yağmuru izledim bir süre, ardından her makale yazmaya başladığım zaman dinlediğim türküyü açtım;





Ben son cümlelerimi yazarken, birden masanın üzerine zıpladı. Peçeteden rahatsız olduğum ve biraz da kaşındırdığı için çıkartmış ve kan lekesiyle çalışmaya, yazmaya devam ederken, masanın üstüne zıplamanın vermiş olduğu korku, biraz kızgın ve alabildiğine de sevip okşama duygusuyla göz göze geldik. Başını yavaşça eğip, sağ patisiyle ilk önce sol kolumu durdurdu, ardından diğer patisini de kullanarak yaralanmış, üzerinde hâlâ taze kanın olduğu yaramı, sanki çok büyük bir suç işlemiş de, bir türlü fırsat bulamamış özür dilemeye edasıyla, kendince affettirmeye çalışıp yalıyordu.

Bitirmesini bekledim. Uzunca ona baktım. Masadan kalkıp, camın önüne geçip tekrar dışarıyı izledim. Türküyü tekrar başa alıp, biraz hüzünlenip bir sigara yakıp, büyük bir neşe içerisinde kedimle oynadım.

(Fotoğraf: Barbara Bourreau)

Bir Sokak Kedisinin Hüzne Yansıması
11:30

Bir Sokak Kedisinin Hüzne Yansıması


Uzun süredir buraya bir şeyler yazmaya gücüm yoktu. Uzun süredir de bir o şehre, bir bu şehre taşınmakla zaman geçirdim. Yeni insanlar tanıyıp, yeni ruhlar benimsedim. Ufak tefek flörtlerden ileriye gitmeyerek, içimdeki erkeği öldürmüş olmanın verdiği bahtiyarlıkla kendimi yeniden edebiyata verdim.

Başlangıç esnasında, büyük özlem duyduğum, her satırında bana, yeni bir ben katan insanın kitaplarıyla başladım; Bilge Karasu ile. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nı kaçıncı defa okuduğumu bilmiyor ama o kitapta geçen cümleleri okuduğumda, geçmişte o kitabı okuduğum mekanları da anımsıyor, altını çiziyordum.




"Yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istemediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek. Farkında bunun. Yalnızlık zorunlu bir durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor."

Bu cümleyi her okuduğum vakit, kendimi o ıhlamur ağaçlarının olduğu çay bahçesinde bulurum. Sürekli alışveriş poşetleriyle geçen insanlar, birbirlerinin kulak içlerini yalayan sokak kedileri, AVM'nin yoğunluğundan on beş dakika kadar kaçıp, sigarasını bilmem kaçıncı defa gökyüzüne doğru savuran kadınlar, oğluyla dışarı çıkmış, yüzünden belli ki yorulmuş, nasırlı elleri, yılların vermiş olduğu emeği taşıyor; oğlunun gözlerinin içine gelecek yıllarda büyüdüğünü, sünnet olduğunu, askere gittiğini, evlendiğini ve eğer eceli izin verirse torunuyla hatta torunlarıyla oynayacağı, kucağına alıp öpeceği ve eşini kaybettikten sonra kendini havaalanında unutulmuş bir eşya gibi hissedeceği günleri görüyor, hissediyor ve bunun hüznüyle sevinç ve kırgınlıkla bakıyordu gözlerinin içine, yeniden.

İnsanların gözlerinin içinde öfkeyi, kırgınlığı, sevinci, ukalalığı, yitirmişliği ve bitkinliği ilk gördüğümde tahmin etmeye çalışır, ona göre mevki alır, yüzeye göre konuşur idim. İşte Mehmed ağabeyi okurken, bunları dolaylı da olsa gözlemleme fırsatı geçti elime bol bol.

Mehmed ağabey dediğim, 1953'te Siverek'te doğan, '77 yılında İsveç'e gitmek zorunda kalan; Kürtçe, Türkçe, İsveççe edebi çalışmalar içerisine giren, Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü, Berlin Kürt Enstitüsü Edebiyat Ödülü, İskandinavların ünlü edebiyat ödüllerinden Torgny Segertedt Özgürlük Kalemi Ödülü'nü kazanan bir yazar idi Mehmed ağabey. Sayısız yapıtları, onu bizlerle tanıştırmış ve nihayet 2006 yılında özlediği memleketine dönmüştü. Yaşar Kemal, Mehmed ağabey için; "Kürt romanının dilinin dikenli yolunu açmıştır." diyerek, sanatıyla ölümsüzleştirmiştir onu.



Gönül isterdiki, uzun uzun Mehmed ağabeyi yazayım, Nar Çiçekleri'ni Dicle'nin akan suyu gibi burada sizlere betimleyeyim, ama yine istedim ki o kitabı bir kez olsun alıp, naçizane yıllardır içimizde yaşamış, beraber yemek yemiş, beraber aynı şeye sevinmiş, aynı şeye ağıt yakmış, ağlamış ve hatta beraber ölmüş o Kürt halkını anlatmış, en anlayabileceğimiz dilde.

Bakın, ben bir Ermeniyim. Ama tek taraflı Ermeni olmak, bazen Ermeni olmaktan çok daha öteye giderek bir Kürdü, Çerkesi, Türkü, Alevi'yi ve bütün ötekileştirilmiş insanların hikayesidir Nar Çiçekleri. Tek bir paragraf ile, bize doğduğumuz toprakları anlatan.

"Düşmanların, etnik çatışmaların, bağnaz önyargıların, diğer kültürlere karşı kin ve nefretin durmadan arttığı günümüz dünyasında edebiyatın bu asli görevi çok daha önemli, çok daha yakıcı hale gelmiştir. 
Sadece şiddet ve yıkıcı bağnazlığın egemen hale geldiği Türkiye'de de durum aynıdır. İsmi konulmamış bir iç savaşın yaşandığı, tüm Türkiye'yi yiyip bitirmekte olduğunu, şiddete tapan bir kesimin dışında aklı başında herkes görüyor ve söylüyor. Bin yıldan fazla bir zamandır birlikte yaşayan Türkler ve Kürtler, bu haksızlıklar, çatışma, kin ve nefret yüzünden birbirinden uzaklaşıyor. Ve en kötüsü, devamlı kanla beslenen düşmanca önyargılar serpilip büyüyor.
Ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir, insan ve kültür sevgisini verebilir. Ben buna inanıyorum. Kürtlerin sevdiğim bir atasözleri var; "xwìn bi xwìnê nayê şuştin" (Kan, kanla yıkanmaz.) Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayaşının, insanı ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat, insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür."

Demem o ki, Mehmed ağabeyi anlamak, Türkiye'yi anlamaktır. Mehmed ağabeyi anlamak, Musa Anter'i, Sayat Nova'yı anlamaktır.

Sevgilerde...
Kan, Kanla Yıkanmaz!
11:13

Kan, Kanla Yıkanmaz!