Demir ve paslanmış bir anahtarı çevirip, odamın kapısının kilidini açmakla başlıyordu benim kaygım. Olağan olmayı pek kendime yediremediğim, başucumda her daim beklemeyen bir bardak suyun, yanıbaşımdaki yatağın boşluğu ve kimsesizliğiyle her gece, ışıkları kapattığım anda başlayan kendimle konuşmalarım; dünyanın sadece yaşadığım evin sokağından ibaret olmadığını bilmekle, sanki sadece bu sokak bana kalmış gibi, esir ya da sokak lambasının çevresinde dönen sinek kadar yalnızlaşmış hissetmek miydi bana kalacak olan?

Eskiye dair bizi hatırlatacak ne kadar çok şey varsa hep bir kenara itip, yıllar geçtikten sonra keşke'li cümlelerin yerine, yarın'lı cümleleri kurmanın bir yolunu aramak, neden hep bize münhasır oldu? Telefon kulübeleri, çatısında daima yıkanmış ve kurumayı bekleyen çamaşırlar, gecenin 3'ünde korkmadan, yalnız başına gezen ve bir kap mama ya da bir kâse süt ile doyurulmuş ve asla çöpleri karıştırmayan kediler neredeler şimdi? Anacığının sandığında; ördüğü lifler, bir evin; her yerine yetebilecek kadar danteller, "misafir gelince" çıkaracağı ama aslında beklediği o misafirlerin hiç gelmediği yemek takımları ve havlular, üzerindeki renkli ve desenli peçeteler, onlar nerede? Her kötü bir olay olduğunda, el altından "Nereli bu?" diye 'sormayan' teyzeler şimdi nerdeler?

Bugün, hiç alışık olmadığım bir vakitte, öğlen 2 gibi kapı ziliyle uyandım. Camdan dışarıya, yukarıya doğru bakındım. Bir kadın, elinde bir tepsi ve içinde tabak tabak aşureler. Hızlıca üstümü giyip, kapıyı açtım. Uyandırdım evladım kusuruma bakma cümlesiyle karşılaştım, Olur mu öyle şey, iyi de oldu dedim. Aldım tabağı, gittim mutfağa. Dolaptan bir tabak çıkartıp ona döktüm tamamını. Annemden öğrenmiştim, çok az su ile çalkalayıp, âdet yerini bulsun diye besmele daha çektim. Tabağı da uzatırken Allah kabul etsin dahi dedim. Bursa'nın bu küçük, birbirini tanıyan, iki sokaklı mahallesinde herkes birbirini tanır ve bütün yollar âdetlere geldiğinde kusursuz işlerdi. Eskiden, Aleviler dağıtırdı, diğerleri yerdi. İki evle başlayan yolculuk, on beş eve çıkınca farklı kültürden olan insanlar; birbirlerinin kültürlerini aldılar ve değiştirmeyip ama paylaşıp bugünlere getirdiler. Tatlıyla pek aram olmasa dahi, bu sabahki şaşkınlığım ve aylar sonrasındaki mutluluğum da bu yüzdendi. Fakat bu yaz hiç görmedim geceleri kapılarının önünde minderlerini dizip, kare bisküvilerini, çaylarını ve zararsız dedikodularını, şikayetlerini dinleyen insanları. Yaşam, onlara çalışmayı dayattı. Çalıştıktan sonra da yorulmayı. Birinin oğlu asker, şanslı ya İstanbul'a düştü Isparta'dan. Diğerinin oğlunun sadece Salı günleri izni var; hepimizin yakından bildiği bir teknoloji şirketinde müdür. Mavi boyalı evde ise fabrikada çalışan, bir hafta gündüz bir hafta gece değişen vardiyası ile zamanın kendine ve ailesine kalacak kadar yaşayan işçi.

Beni her sabah dürten, sabahın 6.30'unda: "Aren, kalk da şu bahçeyi sulayalım." ya da "Sıcacık ekmek çıkmıştır fırından, bir koşu gidip alır mısın?" diye yatağımın başucuna konup beni öpen, ısıran annem de emekli olmasına rağmen çalışan, hayatın işten sonrasında kendisine kalan vakti kadar TV'ye ve o saçma sapan dizilere ayıran, o yorgunlukla koltuğuna uzanıp, bir bardak çayını yanında tatlısı ve tuzlusuyla geçiştiren kadından geriye sadece işte o bir bardak çay ve bir çift terlik bırakıyordu. Ve pazar günü. Yıllardır değişmeyen, tükenmeyen şey de o'ydu. Soğuk ya da sıcak bir pazar günü; tam zamanında pişirilmiş yumurtalı-dereotlu omleti, öğleden sonraki pazar pazarı, akşam ne yemek yiyeceğiz telaşı ve bir demlik çayıyla geçiştirilen pazar sevinci. Bu insanların yıllardır değişmeyen tek şeyi pazarları idi. Benden arta kalan ise, İstanbul'da filanca bir semtte yaşamaya çalışmanın verdiği tedirginlik ve bugün ne giyeceğimden çok, yarın ne göreceğim korkusunu hâlâ içimde barındırıyor olmaktı.

Vaktimin kaldığı kadar.

(görsel)
Vakit kalmadı
15:40

Vakit kalmadı


Gece ile gündüz arasına sıkışmış, artık gölgeleri göremediğimiz mevsimin içine sürüklenmiş, yağmurdan sonra ortaya çıkıp, çaresizce yem arayan kırlangıç misali; yaşamlarımızdan geriye kalmış daha doğrusu dökülmüş, kimi zaman bir demli çay kimi zaman ise insanlarla dolu bir durakta ümitsiz, hiçten yana ve yanıbaşımızdan geçen kedileri dahi farketmeksizin, bir elinde ince bir poşet ama ıslak, diğer elinde ise avucunun soğukluğunu yüzüne vurmak istercesine bir duruşla bekliyordu otobüsünü İclal.

--

Evine varmadan markete gidiyor ve evdeki soyut varlıkların eksikliklerinden çok ekmek ve çekirdek alıp, merdiven basamaklarını yavaşça çıkıyordu. İclal, uzun saçlı, yeni basılmış kitap gibi parlak bir yüzü, demli bir çay gibi de gözleri vardı. İçeriye adım atar atmaz montunu kapının arkasındaki askılığa asmak yerine, kanepeye fırlatmış ve mutfağa girip, bilmem kaçıncı defa suyun altını açıp, sandalyeye ilişiyordu. İclal severdi suyun kaynamasını. Beklerdi. Bu ve bunun gibi sıradan şeyleri, insanların "Su kaynayana kadar filanca bir şey yapayım." tezini boşa çıkartıyor ve beklemeye koyuluyordu. İclal'in yorgunluğunu sadece bu alıyordu.

İclal her sabah erken uyanır, pencereden dışarı bakarken kapıcının ona getireceği gazeteyi ve ekmeği beklemeyi seviyordu. Kapıcı apartmana girene kadar gözden kaybolmasını bekliyor ve teker teker daireleri gezmesini bekliyor ve kapısının tam üç defa vurulmasını, eğer beş saniye geçerse zilinin çalınmasını biliyor ve buna rağmen beklemeyi seviyordu. Beklediği zaman diliminde ne mutfağa gider ne de kanepeden kalkardı. Seviyordu bir sonu olan beklemeleri. Arada bir süthaneye gidip, yoğurt ya da ezine peynirini alırken bile imtinayla peyniri beş liralık olacak şekilde dilime ayıran, beyaz önlüklü, ince çerçeveli gözlüklü, ak bıyıklı Hüseyin Bey'i izliyordu. Her gittiğinde torununu ve okulunu soruyor ardından iyi akşamlar dileyerek oradan ayrılıyordu.

--

İclal'in midesi kazınmış, buzdolabına yönelmiş ve üç domates, biraz sivri biberi çıkartıp, balkon kapısını da sonuna kadar açıp, radyosunun sesini biraz azaltıp menemen yapmaya başlayacaktı. Parlak mermeri olan tezgahının hemen altından tenceresini çıkartıp, biraz yağ koyup kızarmasını bekleyecekti. Beklemeyi sevdiği için önceden domateslerini üçgen dilimlere ayırmış, biberlerini ufak tanelere ayırmıştı. Soğan kullanmayı pek sevmiyordu İclal. Ama nefes aldığı şehirdeki adamın varlığını hissettiği her dakika, kızarmış yağ gibi sinirleniyor ve ister istemez gözleri doluyordu. İclal, kendini kandırarak gözyaşlarına soğanı alet ediyor ve onlarca soğanı birkaç dakika içinde parçalara ayırıyordu. Soğan çorbası öğrenmişti annesinden ama sevdiği için değil; ağlamak için. Çorbayı her yaptığında, sevdiğini bildiği kapıcıya da bir tencere dolusu ikram ediyordu. İnsan, aynı zamanda başka bir adam için gözyaşı dökerken aynı zamanda başka bir adamı sevdiği bir yemek üzerinden sevindirebiliyordu. Kapıcı Sabri Bey, hanımı Ferhan Hanım ve dört çocukları da İclal'i seviyorlardı. İclal, üniversiteye gitmediği zamanlarda Sabri Bey'in en küçük çocuğu Ali'ye matematik öğretiyordu. En büyük çocuğu olan Füsun'a ise kitaplar alıyor, okuduğundan emin olmak için ise bazı akşamlar kitap hakkında konuşmak için minik akşam çayı toplantıları düzenliyordu. Füsun, 17 yaşında olmasına rağmen Nazım Hikmet şiirlerini seviyordu. Utanarak İclal'e sevişmenin nasıl bir şey olduğunu Cemal Süreya okuduktan sonra kendisi hayal edecekti. Okuduğu lisede onun maviş gözlerine hayran kalıp, peşinden koşan çok fazla erkek olmasına rağmen, her erkekten babasından kaçtığı gibi kaçıyor bazen de yine babasının onlara sunduğu hayattan nefret eder gibi, kızgın ve küçümseyen bakışlarla korkutuyordu.

---

(fotoğraf)

Fakat İclal(1)
17:01

Fakat İclal(1)