...

Gecesinde yağmur yağmış ve ertesi gününde yolların belirli çukur yerlerinde kurumaya terk edilmiş yağmur suları gibi yatağından kalkıp, pencereyi açmak için terliklerini giydi. İnce mor bir tişört, fıstık yeşili eşofman, yanıbaşındaki sandalyede uyanabilmek için alarmı kurulmuş bir telefon ve telefonun yanında da ince, metal bir saat.
Pencereyi açtıktan sonra gözlerinin ağrıdığını fark eden İclal, yüzünü yıkamak için lavaboya doğru, ahşap parkelerin gıcırtısıyla ve dün gece içip, yanıbaşına bıraktığını sonradan fark ettiği bir şişe birası ile yürüyordu evin içinde. Evin içi, çay bardağının tabağında söndürülmüş bir sürü sigarayla doluydu. Öyle ki külleri yerinden taşmış, koltuğa kadar dökülmüş ve gri bir iz bırakmıştı. Neydi İclal’i aylar sonra sigara içiren nedenler? Birayı hiç sevmezdi zaten. Tadı, ona göre mide bulandırıcı geliyordu.
Küçük fakat sevimli bir mutfağı vardı İclal’in. Bulaşık makinesi olmasına rağmen elleriyle yıkamayı sever, yoğun olduğu ya da yorgun olduğu vakitlerde de bulaşık makinesinin başında bekler ve kitap okurdu. Birayı, balkondaki çöp kutusuna atabilirdi. Ama kapıcı görür ve laf çıkar diye birayı önce gazetelerle daha sonra da poşetle kamufle edip, çöp tenekesinin yanına bıraktı.
Tuvalete doğru gidip, önce çişini yaptı. Çişini yaparken de uzun uzun düşündü. İki gündür yaşadığı duyguları karın ağrısı olarak hissetti. Çamaşır makinesinin üzerindeki tuvalet kağıdından bir parça alıp burnunu sildi. Sonra da ellerini ve yüzünü yıkayıp, salona geçti.
İclal, dün bir yandan kitap okurken diğer yandan da sigara içtiği an aklına geldi. Kitabını alıp, mutfağa doğru gitti. Mutfak balkonundaki kombiyi açarak evin kaloriferlerini çalıştırdı. Fakat kendi odasının penceresinin açık olduğunu da unuttu. Kitaptan rastgele bir sayfa çevirdi ve gözüne ilk çarpan cümleleri okumaya başladı:

Geçmişimi, bir kabuktan sıyrılırcasına ırmağın öbür yakasında bıraktım. Bellek kurutulmuş, havası alınmış; düş gücünün yarattığı, yaşamsız gölgeler, anı iskeletleriyle kaplı bir çöle dönüşmüş. Geleceği de bütünüyle aklımdan çıkarmak, şu ânın içinde, sonsuzluğu bile düşünmeden yitip gitmek istiyorum.

İclal gibi kadınlar, Kadıköy-Beşiktaş arasındaki yolculuğu dahi iple çeken, vapurda kitap okumaya bayılan ve inmek için de sırasını bekleyen; aslında günlük yaşantısında insanlarla bir arada iken uygulaması gereken bütün kuralları uygulayan ve yine suçlu bulunan, fakat suçsuzluğunu ifade edecek ya da kanıtlayacak gücü kalmamış, sallanan bir vapurda yere aniden düşen bir fincan salep gibi çaresiz ama yine de ayakta duran kadınlardan biriydi.
İclal’in bir takıntısı vardı. Vapurda karşısına veya yanına kim oturursa otursun, vapurdan inene kadar o kadının ya da adamın yüzüne bakamazdı. O kitap okurken yanındaki kadının da onunla beraber kitap okuduğunu veya müzik dinlerken karşısındaki adamın da onunla beraber denizin en derinindeki yosunlar misali, kendi gölgesine sığınmış, küçük bir çocuğun annesinin elini bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sımsıkı tuttuğunu varsayıyordu.
İclal, sokak müzisyenlerinin vapurda şarkı söylemelerinden pek hoşlanmazdı. Onlar nerede şarkı söylüyorsa uzak bir koltuğa geçer, kitabını okumaya devam ederdi. Bir arkadaşıyla, daha doğrusu hoşlandığı, sevmek isteyeceği ve yüzü sürekli gözünün önüne gelen bir adamla buluşacaktı. Kadıköy’de bir kafede, akşam 7 ila 7’yi biraz geçe sözleşmişlerdi. İclal, kendine yakın hissettiği veya flörtleştiği biriyle ilk buluşmalarında ya kırmızı kazağını ya da kırmızı, oduncu gömleğini giymeyi severdi böyle mevsimlerde. Vapurdan inmiş, saatini kontrol etmişti. Yavaş adım biraz yolda yürüyecek ve saat 7 gibi kafede olacaktı.
İclal, kafeden içeri girip, garsona selam verip daha sonra da merdivenlerden üst kata çıktı. Onlarca masadan sadece iki masa doluydu. Daha sonra kendine oturacak bir yer bulup, garsona da arkadaşının geleceğini söyleyip ama su istediğini de belirtip, telefonuyla ilgilenmeye başladı. Saate bakmamıştı ama muhtemelen 5-6 dakika geçmişti ve merdivenlerden yukarı üstünde deri ceketi, siyah kot pantolonu, yuvarlak, beyaz gözlüğü, sağa doğru fön çekilmiş saçları ve saçlarındaki beyazlarıyla bir adam belirmişti. Görür görmez tanımış ve birbirlerine gülümsemişlerdi.
Engin, İclal’i görür görmez sanki yıllardır hiç görmediği çocukluk arkadaşı gibi sıkı sıkı sarılmıştı. İclal ise bu duruma sessiz kalmış ve Engin’in parfümünü hissetmişti. Deri ceketle sarılmanın pek doğru olmadığını düşünen Engin ise, İclal’in ensesindeki ben’i fark etti. İlk anda tam o noktaya bir buse kondurmayı aklından geçirdi, fakat vazgeçti.
Engin, yorulmamış ve İclal’i görmüş olmanın verdiği sevinçle sohbete başladı:
-Naber?
-İyidir, senden naber?
-İyi ya n’olsun, dışarıda yağmur başlamış, ben de acele edip ben erken gelirim diye seviniyordum. Sen benden önce gelmişsin.
-Çok olmadı geleli, beş dakika filan olmuştur. Yalnız Engin benim karnım çok aç, bir şeyler söyleyelim.
-Tamam tamam, ben de işten çıkıp geldim, kahve molalarındaki sigarayla duruyorum.
Engin, garsondan menü istemiş ve daha sonra da sipariş vermişlerdi. İclal, mantarlı tavuk ve yanında da ilginçtir ki 50’lik bomonti söylemişti. Engin ise mantara alerjisi olduğu için şinitzel ve ortaya da patates tabağıyla 50’lik tuborg istedi.
-Eee, anlat İclal. Haberler sende, kitap çeviriyordun en son galiba, nasıl gidiyo’ çeviri?
-Haber ne arasın ayol bende, bütün gün evdeyim, arada bir yayınevine gidip geliyorum o kadar. Çeviri yapmıyorum ben artık, yayınevinin bi’ blog sitesi var. Önce kitapları okuyorum, sonra da blog’a kısaca bi’ şeyler karalıyorum.
-Vallahi ne güzel ya, ben ofiste sabahtan akşama kadar o toplantı, bu kampanya diye affedersin kıçımı yırtıyorum, sen de evinde kitap okuyup para kazanıyorsun.
İclal, telefonda ya da bilgisayarda konuştuğu Engin ile karşısında oturan Engin’i ve konuşma tarzını bir türlü aklında birleştiremiyordu. Sanki biraz da laubali geliyordu Engin’in söyledikleri. Hatta öyle ki söylediği suyu bir saniyeliğine kafasından aşağı boşaltmayı da düşünmüştü. Kendi kendine bi’ güldü.
-N’oldu, neye gülüyo’sun?
-Hiç, bizim kapıcı bugün bana BirGün getireceğine yanlışlıkla Bugün gazetesini getirmiş de, bi’ an o geldi aklıma, güldüm öyle.
-Gazete okumayalı herhalde rahat bi’ 3-5 sene oldu ya.
-Seni ancak gündemi Ekşi’den filan takip et, ne olup ne bitiyo’ okuma.
-Ya n’apayım, işten o kadarcık vakit bulabiliyorum.
İclal sadece tebessümle güldü. O esnada da garson geri geldi. Çatal-bıçak, tabağın altına koyulması için ince, dikdörtgen bir kağıt ve ketçap-mayonezi getirdi. İclal, ketçabı sevmezdi. Engin ise, ketçabı ekmeğe sıkıp yiyip, bitirebilecek kadar çok severdi.
-Ya yolda gelirken kimi gördüm tahmin et.
-Ne bileyim kimi gördüğünü, Tuğçe’yi filan mı?
-Çok şaşıracaksın.

Fakat İclal(2)
17:46

Fakat İclal(2)